ERGİN ERSÖZ YAZDI : " KIRK YAŞIN EŞİĞİNDE KENDİME BİR MASA AYIRIYORUM"

1/14/2026

ERGİN ERSÖZ

KIRK YAŞIN EŞİĞİNDE KENDİME BİR MASA AYIRIYORUM

Bugün kırk yaşıma giriyorum. Takvimde 26 Ağustos'un yanına yine bir sayı yazılacak, fakat bu kez o sayı yalnızca yaşımı değil, geride bıraktığım kırk yılın ağırlığını da taşıyacak. İnsan yirmili yaşlarında geleceğe bakarken önünde upuzun bir yol olduğunu sanıyor. Otuzlarında yolun kenarındaki tabelaları okumaya başlıyor. Kırkında ise dönüp geriye bakıyor ve bazı yolların neden uzadığını, bazılarının neden yarıda kaldığını, bazılarının da aslında hiç gidilmeye değmeyecek yerlere çıktığını anlıyor. Ben de yarın biraz durup geriye bakacağım. Fakat bu kez kendime hesap sormak için değil, kendimi dinlemek için.

Çocukluğumun üzerinden geçen yılların bu kadar hızlı olmasına hâlâ şaşırıyorum. Bir zamanlar dünyanın çok büyük olduğunu düşünürdüm. Sonra büyüdüm ve dünyanın aslında büyük değil, insanın içine sığmayacak kadar kalabalık olduğunu öğrendim. Çocukken kaybettiğim bir oyuncağın ardından günlerce üzülebiliyordum. Büyüdükçe bazı insanların da oyuncaklar kadar kolay kaybolabildiğini öğrendim. Üstelik insan, kaybettiklerinin yerine yenisini koyabiliyor ama eskisinin bıraktığı boşluğu her zaman dolduramıyor. Hayat bana ilk önce bunu öğretti.

Bana insanların söyledikleri kadar sustuklarını da dinlemeyi öğretti. Bir insanın "iyiyim" derken gözlerini kaçırmasının bazen uzun bir hikâyeden daha fazla şey anlattığını öğrendim. Her gülümsemenin mutluluk olmadığını, her sessizliğin huzur anlamına gelmediğini gördüm. Bazı insanların hayatımıza kalmak için değil, bize kendimiz hakkında bir şey öğretmek için geldiğini fark ettim. Bazılarının gidişi bir kayıp gibi görünürken yıllar sonra aslında bir kurtuluş olduğunu anladım. Hayatın bazı cevapları hemen vermemesi de meğer cevabın bir parçasıymış.

Kırk yıl bana sabrın yalnızca beklemek olmadığını öğretti. Bazen sabır, kapıyı çalmayı bırakıp içeriden açılmasını beklemektir. Bazen bir insanı değiştirmeye çalışmaktan vazgeçmektir. Bazen de kendine kızmayı bırakıp kendi tarafında durabilmektir. İnsan yaş aldıkça herkesi affetmeyi değil, herkese aynı mesafede durmayı öğreniyor. Çünkü affetmekle yeniden hayatına almak arasında koskoca bir fark olduğunu artık biliyorum. Bazı kapıları kinle değil, tecrübe ile kapatıyorum.

Yirmili yaşlarımda başarıyı daha çok varılacak bir yer sanıyordum. Otuzlarım bana başarı denen şeyin bazen yalnızca ayakta kalabilmek olduğunu öğretti. Bir gün büyük bir şey başarmanın, ertesi gün sıradan bir kahvaltının mutluluğuna değişilebileceğini gördüm. İnsan bazen en büyük zaferini kimseye anlatmadan yaşar. Bazen yatağından kalkıp güne devam etmek bile dışarıdan görünmeyen bir mücadeledir. Hayat bana alkışlanmayan başarıların da başarı olduğunu öğretti.

Kırk yaşıma girerken artık her şeyi bilmediğimi kabul etmek beni rahatsız etmiyor. Tam tersine, bilmediğim şeylerin sayısının arttığını fark etmek hoşuma gidiyor. Çünkü insanın olgunluğu, bütün cevaplara sahip olmakla değil, hangi soruların önemli olduğunu anlamakla başlıyor. Eskiden insanları hızlıca tanımlardım. Şimdi insanların tek bir cümleye sığmayacak kadar karmaşık olduğunu biliyorum. Kendimin de öyle olduğunu artık daha iyi anlıyorum.

Hayat bana kaybetmenin de bir öğretmeni olduğunu gösterdi. Bazı kayıplar insanı küçültüyor, bazıları büyütüyor. Bazıları yıllarca acıyor, bazıları yıllar geçtikçe anlam kazanıyor. Bazen bir insanı kaybediyorsun ve onunla birlikte kendinin eski bir hâlini de uğurluyorsun. Bazı vedaların ardından yalnızca karşındaki insan gitmiyor. Sen de biraz değişiyorsun. Kırk yaşın eşiğinde geriye baktığımda, hayatımdan çıkan insanların bende bıraktığı izleri daha sakin okuyabiliyorum.

Elbette pişmanlıklarım da var. "Keşke" kelimesi insanın cebinde taşıdığı en ağır bozuk paralardan biri. Gerektiğinde harcayamıyorsun, atmaya da kıyamıyorsun. Bazı kararları bugün olsa farklı verirdim. Bazı insanlara daha erken veda ederdim. Bazı insanlara daha geç güvenir, bazılarına ise hiç güvenmezdim. Fakat bütün bunları değiştiremeyeceğimi biliyorum. Geçmişin kapısını çalıp "Bir dakika, ben o gün biraz daha akıllı davranacaktım" deme şansımız yok.

Belki de kırk yaşın en güzel tarafı burada başlıyor. İnsan geçmişi düzeltemeyeceğini anlayınca, bugünü daha dikkatli yaşamaya başlıyor. Zamanın sonsuz olmadığını düşünmek insanı karamsar değil, seçici yapıyor. Her davete gitmek istemiyorsun. Her tartışmaya girmek istemiyorsun. Her insanı ikna etmeye çalışmıyorsun. Herkes tarafından sevilmenin mümkün olmadığını, daha önemlisi gerekli olmadığını öğreniyorsun.

Artık kendime de biraz torpil yapıyorum. Çünkü 26 Ağustos benim doğum günüm ve bugün, hayatımın geri kalanına ayırdığım küçük bir masada kendime yer açıyorum. Başkalarının beklentilerini bir kenara bırakıp kendi sesimi dinlemek istiyorum. Kendi hikâyemin başrolünde olduğumu söylemekten utanmıyorum. Çünkü insanın kendisini hayatının figüranı gibi yaşaması, başkalarının alkışını beklerken kendi hayatını kaçırması demek. Ben artık kendi hayatımda biraz daha fazla bulunmak istiyorum.

Kırk yaş, benim için bir son değil. Hatta belki ilk kez gerçekten neyin başlangıç olduğunu anlayabileceğim bir eşik. Önümde hâlâ öğrenilecek şehirler, tanınacak insanlar, okunacak kitaplar, yazılacak cümleler ve hiç beklemediğim anda karşıma çıkacak yollar var. Bundan sonra hayatın bana ne getireceğini bilmiyorum. Fakat artık her geleni kabul etmek zorunda olmadığımı biliyorum. Çünkü kırk yıl bana en değerli şeylerden birini öğretti: İnsan hayatının tamamını kontrol edemez, ama hangi şeylere kalbinde yer açacağına büyük ölçüde karar verebilir.

Bugün kırk yaşında olacağım. Çocukluğumun bazı seslerini, gençliğimin bazı hatalarını, kaybettiklerimin sessizliğini ve kazandıklarımın sevincini aynı masaya oturtacağım. Belki hepsi birbirine biraz kızacak. Belki çocukluğum gençliğime "Neden bu kadar acele ettin?" diyecek. Gençliğim bugünkü hâlime "Neden bazı şeyleri bu kadar geç anladın?" diye soracak. Ben de ikisine birden gülümseyip, "Çünkü insan ancak yaşayarak öğreniyor," diyeceğim.

Ve bugün, 26 Ağustos'ta, kırkıncı kez dünyaya gelişimi kutlarken aslında yalnızca doğduğum günü değil, bugüne kadar yaşayabildiğim bütün günleri de kutlayacağım. İyi ki olanları, keşke olmayanları, beni büyütenleri, beni yoranları, beni değiştirenleri ve hâlâ içimde çocuk bırakmayı başaranları hatırlayacağım. Çünkü kırk yılın sonunda insan anlıyor ki hayat, başımıza gelenlerin toplamından çok, onların içimizde neye dönüştüğünün hikâyesi. Benim hikâyem henüz bitmedi. Hatta belki ilk kez şimdi, cümlelerin nereye varacağını bilmeden yazmaya başlıyorum.

Kırk yaşına gelince insanın cebine yeni bir kimlik kartı konmuyor, alnına da "artık ciddi ol" yazılmıyor. Sabah kalktığınızda hâlâ aynı aynaya bakıyorsunuz, aynı kahveyi içiyorsunuz ve bazı sabahlar alarmı sustururken hayatı da beş dakika daha ertelemek istiyorsunuz. Fakat insanın içinde bir şey değişiyor. Bazı şeyler eskisi kadar önemli görünmemeye başlıyor. Bazı şeyler ise yıllarca önemsemediğiniz hâlde birdenbire masanın ortasına oturuyor.

Mesela zaman. Eskiden zamanın bol olduğunu sanıyordum. Bir kitabı sonra okur, bir yere sonra gider, birini sonra arardım. "Daha çok zaman var" cümlesi gençliğin en cömert yalanlarından biriymiş. Kırk yaşında insan bu cümlenin faizini ödemeye başlıyor. Çünkü zamanın gerçekten geçip gittiğini artık takvimden değil, hatıralardan anlıyorsunuz.

Çocukken yıllar sonsuz gelirdi. Bir yaz tatili bitmek bilmezdi. Şimdi bir yaz başlıyor, siz daha denize giremeden eylül kapıya dayanıyor. Bir bakıyorsunuz yıl bitmiş. Bir bakıyorsunuz telefonunuzdaki fotoğraflarda saçlarınız biraz daha seyrelmiş, bazı insanların saçları bembeyaz olmuş, bazıları ise fotoğraflardan çıkıp hatıralara taşınmış.

Babamın kaybı da zamanın ne kadar acımasız olduğunu bana daha yakından gösteren deneyimlerden biri oldu. Fakat kırk yılın hikâyesi yalnızca kayıplardan ibaret değil. İnsan hayatını sadece başına gelen kötü şeylerle anlatırsa kendi hikâyesine haksızlık eder. Benim de güldüğüm, sevindiğim, heyecanlandığım, yanlış yaptığım, yeniden başladığım, bazen kendime şaşırdığım sayısız günüm oldu. Babamın yokluğu hayatımın önemli bir parçası, belki hayatım artık o yokluğun kırılmış bir parçası...

Kırk yıl bana insanları tanımanın, aslında biraz da insanları yanlış tanımak olduğunu öğretti. Birini ilk gördüğünüzde onun hakkında karar vermek ne kadar kolaymış. Yıllar geçtikçe insanların tek bir cümleye sığmadığını anlıyorsunuz. İyi sandığınız birinin kötü bir tarafını, kötü sandığınız birinin hiç beklemediğiniz bir iyiliğini görüyorsunuz. İnsan dediğimiz varlık, üzerinde "iyi" veya "kötü" yazan kavanozlardan oluşmuyor.

Ben de değiştim. Eskiden kendimde sevmediğim bazı özellikleri değiştirmeye çalışırdım. Şimdi önce onları anlamaya çalışıyorum. Çünkü insan kendisiyle kavga ederek yıllar geçirebiliyor. Bir gün aynaya bakıp "Ben neden böyleyim?" diye soruyor. Sonra kırkına yaklaşınca başka bir soru geliyor: "Peki, böyleysem ne olacak?" İşte o soru insanı biraz özgürleştiriyor.

Artık herkesi memnun etme isteğim de eskisi kadar güçlü değil. Bunun sebebi bencillik değil. Sadece bunun mümkün olmadığını sonunda anlamış olmak. Dünyanın en güzel insanı olsanız bile birinin sinirini bozabilirsiniz. En doğru cümleyi kursanız bile biri yanlış anlayabilir. Herkese kendinizi anlatmaya çalışırsanız hayatınızın yarısı açıklama yapmakla geçer. Ben artık bazı insanların beni yanlış anlamasına izin verecek kadar büyüdüm.

Kırk yaşın insana verdiği tuhaf özgürlüklerden biri de budur. Birilerinin sizin hakkınızda ne düşündüğünü eskisi kadar merak etmemek. Çünkü hayatın ortasında bir yerde anlıyorsunuz ki insanlar zaten sizin hakkınızda düşündükleri kadar çok düşünmüyor. Herkes kendi hayatının başrolünde. Sizin yaptığınız küçük bir hata, başkasının zihninde en fazla birkaç dakikalık bir konuk oyuncu.

Gençken bunu bilseydim, muhtemelen çok daha rahat yaşardım. Bir fotoğrafın nasıl çıktığını, birinin mesajı neden geç cevapladığını, insanların benim hakkımda ne söylediğini bu kadar düşünmezdim. Fakat insan bazı gerçekleri yaşayarak öğreniyor. Hayatın kullanım kılavuzu doğumda verilseydi, muhtemelen ilk sayfasını bile okumazdık.

Kırklı yaşlarda beni en çok meraklandıran şeylerden biri de şu: İnsan bundan sonra neyi değiştirebilir? Bence çok şeyi. Yaş almak, insanın önüne çekilmiş bir güvenlik şeridi değil. Tam tersine, bazı insanların hayatında kırkından sonra yepyeni kapılar açılıyor. Yeni meslekler, yeni şehirler, yeni dostluklar, yeni kitaplar, yeni aşklar, yeni başlangıçlar ve insanın kendisiyle kurduğu yepyeni bir ilişki mümkün.

Belki bundan sonra daha az acele edeceğim. Bir yere yetişmek için sürekli koşmanın insanı bazen kendi hayatına geç bıraktığını düşünüyorum. Çünkü insan bir şeyleri yakalamaya çalışırken elindekileri fark etmeyebiliyor. Oysa hayatın bazı güzellikleri koşarken görülmüyor. Bir kahvenin kokusu, uzun bir sohbet, akşamüstü boş bir sokak, sevdiğiniz birinin anlattığı saçma bir hikâye, bir kitabın ortasında denk geldiğiniz cümle... Bunların hiçbiri aceleye gelmiyor.

Kırk yaşımda mutluluğun da tarifini değiştirmek istiyorum. Eskiden mutluluk biraz daha büyük bir şey gibi görünürdü. Büyük başarılar, büyük seyahatler, büyük kutlamalar... Şimdi küçük şeylerin şaşırtıcı bir gücü olduğunu biliyorum. Güzel bir kahvaltı, zamanında gelen bir telefon, içten bir kahkaha, uzun zamandır görmediğiniz biriyle karşılaşmak bile insanın gününü değiştirebiliyor.

Belki de yaş almak, hayatın sesini kısmak değil, gereksiz gürültüleri azaltmak. Her tartışmaya cevap vermemek. Her daveti kabul etmemek. Her insanı hayatının merkezine koymamak. Her kaybın arkasından kendini suçlamamak. Her başarısızlığı kişiliğinin özeti sanmamak. Bunları öğrenmek için kırk yıl gerekiyorsa, demek ki bazı derslerin müfredatı gerçekten ağır.

Bir de insanın kendi bedeniyle ilişkisi değişiyor. Eskiden sabaha kadar oturup ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dolaşabiliyordum. Şimdi gece geç yatınca bedenim sabah toplantıya sendika temsilcisiyle geliyor. Bir zamanlar "Nasıl olsa geçer" dediğim şeyler artık gerçekten geçmesi için biraz ilgi istiyor. Kırk yaş, insanın bedenine de "Sen benim emrime amade bir makine değilsin" deme yaşlarından biri.

Ama bütün bunların içinde hâlâ çocukluğumdan kalan bir tarafım var. İyi ki var. Çünkü insan tamamen ciddileştiği gün biraz eksiliyor. Hâlâ bir şeye gereğinden fazla gülebilmek, saçma bir şeye heyecanlanabilmek, gece yarısı aklına gelen bir fikrin peşine düşmek istiyorum. Yaş almakla büyümek aynı şey değil. Bence insanın içinde çocuk bırakabilmesi, yaşlanmanın karşısındaki en güzel küçük direnişlerden biri.

Kırklı yaşlarda daha fazla yazmak istiyorum. Daha çok okumak, daha çok görmek ve daha çok anlatmak istiyorum. Çünkü insan yaşadıkça cümlelerinin de değiştiğini fark ediyor. Yirmi yaşındaki insanın yazdığı bir "özlem" ile kırk yaşındaki insanın yazdığı bir "özlem" aynı kelimeyi taşısa bile aynı ağırlığı taşımıyor. Birinin içinde beklemek var, diğerinin içinde kaybetmenin ne olduğunu bilmek.

Belki bundan sonra yazdığım her cümlede biraz daha hayat olacak. Çünkü kırk yılın insana verdiği en büyük malzeme zaman değil, deneyim. Yanlış insanların bıraktığı dersler, doğru insanların bıraktığı güzellikler, kayıpların öğrettiği sessizlik, dostlukların verdiği güven, başarısızlıkların törpülediği kibir ve yeniden başlamanın verdiği cesaret... Bunların hepsi insanın içinde görünmeyen bir kütüphane oluşturuyor.

Ben o kütüphanenin raflarını artık daha dikkatli karıştırmak istiyorum. Bazı kitapları yeniden okumak, bazılarını kapatmak, bazılarını ise ilk kez açmak istiyorum. Geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyorum ama geçmişin bundan sonraki hayatımı yönetmesine de izin vermek istemiyorum. Çünkü insanın kırk yaşına kadar yaşadıkları kader olabilir, fakat kırk yaşından sonra onlarla ne yapacağı hâlâ kendi hikâyesinin bir parçasıdır.

Ve belki kırk yaşın bana vereceği en güzel şey, kendime karşı daha dürüst olabilmek olacak. Ne olmak istediğimi değil, artık ne olmak istemediğimi de bilmek. Kimin yanında kendim olduğumu, kimin yanında kendimi oynadığımı ayırt etmek. Nereye gitmek istediğimi bilmek kadar, hangi yollara bir daha dönmemem gerektiğini anlamak. Hayatın ikinci yarısına girerken elimde kusursuz bir plan yok. Fakat ilk kez bunun eksiklik olmadığını düşünüyorum.

Çünkü bazen insanın önünde harita olmaması, yolun kötü olduğu anlamına gelmiyor. Belki de bazı yollar keşfedilmek için var. Ben kırk yaşıma girerken önümde hâlâ keşfedilecek yollar olduğunu bilmenin heyecanını taşıyorum. Geçmişimin ağırlığını inkâr etmiyorum ama geleceğimin üzerine de bırakmıyorum. Kırk yılın bana öğrettiklerini yanıma alıyorum, fakat bavulumu ağzına kadar doldurup yürümek niyetinde değilim.

Çünkü artık biliyorum: Hayatın geri kalanına giderken insan her şeyi yanında taşımak zorunda değil. Bazı kırgınlıklar geride kalabilir. Bazı korkular kapının dışında bırakılabilir. Bazı insanlar güzel bir anı olarak uğurlanabilir. Bazı hatalar ise yalnızca bir daha aynı hatayı yapmamak için cebimizde taşınabilir. Ben de bundan sonra biraz daha hafif yürümek istiyorum.

Kırk yaşımın bana ne getireceğini bilmiyorum. Fakat artık bilinmezlikten eskisi kadar korkmuyorum. Çünkü kırk yıl bana şunu öğretti: Hayatın en güzel bölümleri çoğu zaman insanın planladığı bölümler olmuyor. Bazen bir tesadüf, bazen bir karşılaşma, bazen bir kayıp, bazen de hiç beklemediğiniz bir sabah bütün hikâyenin yönünü değiştiriyor.

Benim hikâyem de değişmeye devam edecek. Eksilecek, çoğalacak, yanılacak, gülecek, belki yeniden çocuk olacak, belki yeniden kırılacak, sonra yine toparlanacak. Ama artık hikâyenin her sayfasını önceden bilmek istemiyorum. Çünkü hayatı biraz da sürprizleri güzel olduğu için seviyorum. Kırk yaşın eşiğinde önümde duran sayfaya bakıyorum ve ilk kez "Bakalım bu bölümde ne olacak?" diye merak ediyorum.

Kırk yaşıma girerken hayatıma dönüp baktığımda, elimde kusursuz bir başarı hikâyesi olmadığını görüyorum.

Zaten galiba insanın hayatını güzel yapan şey de kusursuz olması değil.

Benim hikâyemde yanlış kararlar, gecikmiş fark edişler, yarım kalmış planlar ve hiç hesapta olmayan yollar var.

Bir de bütün bunların arasına sığmış sayısız güzel an bulunuyor.

Kimi zaman büyük bir mutluluk, kimi zaman küçücük bir sevinç, kimi zaman da yalnızca "Bugün iyi geçti" diyebilmenin huzuru.

Kırk yılın sonunda artık hayatı bir yarış pisti gibi görmüyorum.

Herkesin aynı anda aynı yere ulaşması gerekmiyor.

Kiminin yolu uzun, kiminin yolu dolambaçlı, kiminin yolu ise hiç tahmin etmediği bir yere çıkıyor.

Ben kendi yolumun tabelalarını artık başkalarının elinden okumak istemiyorum.

Çünkü insanın hayatını başkalarının ölçüleriyle tartması, kendisine yapılabilecek en gereksiz haksızlıklardan biri.

Bundan sonra daha az şeyi ispat etmeye çalışacağım.

Kendimi anlatmak zorunda olduğumu düşündüğüm insanlara daha az cümle ayıracağım.

Beni gerçekten tanımak isteyenlerle ise suskunluklarımı bile paylaşabileceğim.

Çünkü insan kırkına yaklaşınca bazı ilişkilerin konuşarak değil, rahatça susabilerek ölçüldüğünü anlıyor.

Bir insanın yanında sessiz kalabiliyorsanız, belki de hayatınızda önemli bir yere gelmiştir.

Hayat bana dostluğun kalabalıkla değil, sadakatle ölçüldüğünü de öğretti.

Bazı insanlar yıllarca yanınızda durur ama tek bir zor gününüzde ortadan kaybolur.

Bazıları ise uzun zaman görmediğiniz hâlde bir telefonuyla eski bir sandalyeyi yerine koyar gibi içinizdeki boşluğu doldurur.

Artık çevremde kaç kişinin olduğundan çok, kaç kişinin gerçekten orada olduğunu merak ediyorum.

Kalabalık bir masa değil, samimi birkaç sandalye istiyorum.

Aynı şeyi sevgi için de düşünüyorum.

İnsanın yaş aldıkça sevgiden beklentisi de değişiyor.

Eskiden heyecanı daha çok ararken şimdi güvenin ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum.

Birinin sizi merak etmesi, iyi olup olmadığınızı sorması, zor gününüzde yanınızda durması bana artık büyük jestlerden daha anlamlı geliyor.

Çünkü hayat, gösterişli cümlelerden çok küçük davranışların üzerine kuruluyor.

Kırk yaşımda geçmişime de daha yumuşak bakmak istiyorum.

Genç Ergin'in yaptığı bütün hataları bugünkü aklımla yargılamanın adil olmadığını biliyorum.

O da elinden geleni yapıyordu.

Bazen yanlış insanlara güveniyordu, bazen doğru insanları yeterince anlayamıyordu, bazen de kendi değerini başkalarının davranışlarından ölçüyordu.

Bugün ona kızmak yerine omzuna dokunup "Elinden gelen buydu, şimdi biraz dinlen" demeyi tercih ediyorum.

Kırk yaş bana zamanın kıymetini öğrettiyse, bundan sonrasını daha cesur yaşamak istiyorum.

Ertelediğim şeyleri mümkün olduğunca azaltmak istiyorum.

Söylemek istediğim güzel sözleri uygun bir gün beklemeden söylemek istiyorum.

Gitmek istediğim yerlere yalnızca bir gün giderim diyerek değil, gerçekten gitmeye çalışarak bakmak istiyorum.

Çünkü artık biliyorum ki hayatın en büyük kandırmacalarından biri, her şey için daha sonra mutlaka bir fırsatımız olacağına inanmaktır.

Kırk yaşıma girerken kendime büyük sözler vermek istemiyorum.

Bir gecede bambaşka bir insana dönüşeceğime dair romantik vaatlerde de bulunmayacağım.

Ben yalnızca kendime daha dürüst davranmak istiyorum.

Bazen yorulduğumu kabul etmek, bazen yardım istemek, bazen "bilmiyorum" diyebilmek ve gerektiğinde yeniden başlamak istiyorum.

Çünkü artık yeniden başlamanın yaşla ilgisi olmadığını biliyorum.

İnsan kırk yaşında da yeni bir kitap açabilir.

Yeni bir meslek öğrenebilir.

Yeni bir dostluk kurabilir.

Yeni bir şehirde kaybolabilir.

Hatta kendisini ilk kez gerçekten tanımaya bile başlayabilir.

Ben de kendimi yeniden tanımaya niyetliyim.

Neyi sevdiğimi bildiğim kadar, neyi artık hayatımda istemediğimi de bilmek istiyorum.

Beni tüketen şeylere karşı daha cesur, beni besleyen şeylere karşı daha cömert olmak istiyorum.

Hayatın bana ayırdığı zamanı başkalarının beklentilerini karşılamak için harcamak yerine, kendi hikâyeme biraz daha fazla yer açmak istiyorum.

Çünkü sonunda insanın elinde kalan en önemli şey, başkalarının onun hakkında ne düşündüğü değil, kendi hayatını nasıl yaşadığı oluyor.

Ve bugün, 26 Ağustos'ta, kendime küçük bir torpil yapıyorum.

Bugün biraz geçmişimi kutluyorum, biraz geleceğimi merak ediyorum ve biraz da hâlâ burada olduğum için kendime teşekkür ediyorum.

Kırk yıl boyunca bana eşlik eden bütün insanlara, bütün tesadüflere, bütün kayıplara ve bütün güzel günlere içimden bir selam gönderiyorum.

Bundan sonra hayatın bana ne getireceğini bilmiyorum ama artık her şeyi önceden bilmek gibi bir isteğim de yok.

Bazen en güzel hikâyeler, yazarının bile bir sonraki cümleyi bilmediği yerde başlıyor.

Kırk yaşımın ilk cümlesini bugün yazıyorum.

Önümde kaç cümle kaldığını bilmiyorum.

Ama artık her cümleyi daha dikkatli kurmak istiyorum.

Çünkü kırk yıl bana hayatın uzun bir metin olmadığını, aslında hızla çevrilen sayfalardan oluştuğunu öğretti.

Ve ben bundan sonraki sayfalarda daha çok gülmek, daha çok sevmek, daha çok üretmek, daha çok yaşamak ve mümkün olduğunca az şeyi "keşke" diye hatırlamak istiyorum.

Kırk yaşındayım artık.

Çocukluğumu geride bırakmadım, onu içimde başka bir odaya taşıdım.

Gençliğime kızmıyorum, çünkü beni buraya getiren yolların çoğunda onun ayak izleri var.

Geçmişime minnet duyuyorum ama geleceğimi ona teslim etmiyorum.

Şimdi önümde yepyeni bir yol var ve ben o yola, bütün eksiklerimle, bütün hikâyemle ve hâlâ içimde taşıdığım merakla çıkıyorum.