ERGİN ERSÖZ YAZDI : "DOĞMAMAYI TERCİH EDENLER"

11/8/2025

DOĞMAMAYI TERCİH EDENLER

İnsanlık tarihi yalnızca dünyaya gelenlerin değil, gelmemeyi seçenlerin de sessiz izleriyle şekillenir. Antik Yunan’da Silenus’un “en iyisi hiç doğmamaktır” sözü bir efsanenin içinden çıkıp felsefenin en tartışmalı cümlelerinden birine dönüştü. Sophokles’in tragedyalarında kaderin ağırlığı altında ezilen kahramanlar yaşamakla yükümlü olmanın ne demek olduğunu gösterirken sahneye hiç çıkmayan ihtimaller de o metinlerin görünmeyen yüzünü oluşturdu. Roma İmparatorluğu’nun uzun savaş yıllarında köle pazarlarının gölgesinde yaşayan insanlar çocuk sahibi olmanın aynı zinciri yeni bir bedene taşımak anlamına gelip gelmediğini düşündü. Ortaçağ Avrupa’sında veba şehirleri boşaltırken doğum oranlarının düşmesi yalnızca bir demografik veri değil, bilinçli ya da bilinçsiz bir geri çekilişti. Kroniklerde rakam olarak geçen bu düşüş, aslında her biri ayrı bir hikâye olan vazgeçişleri sakladı. Osmanlı’da uzun süren seferler sırasında bazı kadınlar çocuklarını savaşın ortasına doğurmamak için dualar etti. Bu dualar resmi tarihe geçmedi ama sözlü kültürün içinde bir gölge gibi dolaştı. Fransız Devrimi’nin yarattığı belirsizlik ortamında giyotin meydanlarının hemen yanı başında kurulan evler geleceği erteleyen kararların tanığı oldu. Sanayi Devrimi’nin karanlık fabrikalarında çocuk işçiliğini gören işçiler yeni bir hayatı o tezgâhların başına göndermenin ahlaki yükünü tartıştı. Marx’ın satır aralarında dolaşan sınıf mücadelesi aynı zamanda doğacak çocukların kaderine dair bir tartışmayı da içeriyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’da boş kalan beşikler yalnızca ölen askerlerin değil dünyaya çağrılmamış çocukların da sembolüydü. Verdun’da toprağa gömülen her genç bedenle birlikte doğmamış bir neslin ihtimali de yok oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Hiroşima’da duvarlara yansıyan insan gölgeleri varlık ile yokluk arasındaki en sert çizgiyi çizdi. Bu gölgeler yaşamın bir lütuf mu yoksa bir yük mü olduğu sorusunu yeniden gündeme getirdi. Varoluşçular insanın dünyaya fırlatıldığını söylerken bu fırlatılışı reddetmenin düşünsel ihtimalini de tartıştı. Sartre’ın özgürlük tanımı doğumun zorunluluğu ile çelişen bir alan açtı. Camus yaşamı absürd bir mücadele olarak tanımlarken bu mücadeleye hiç katılmamayı düşünenlerin sessizliğini de ima etti. Modern çağda nüfus planlaması politikaları bireysel kararların devlet politikalarıyla kesiştiği yeni bir zemin oluşturdu. Çin’in tek çocuk politikası doğmamış kardeşlerin görünmez tarihini yazdı. Bu tarih arşivlerde istatistik olarak yer aldı ama aslında her biri silinmiş bir ihtimaldi. Psikanaliz doğumu insan ruhunun ilk travması olarak tartıştığında varlığa çağrılmanın psikolojik anlamını sorguladı. Freud’un öğrencileri bu çağrının bireyin bütün hayatını nasıl etkilediğini araştırdı. Günümüzde bazı insanlar çocuk sahibi olmamayı bir özgürlük alanı olarak tanımlıyor. Bu tanım ekonomik kaygılarla birlikte ekolojik ve etik gerekçeleri de içeriyor. Küresel iklim krizinin ortasında dünyaya yeni bir hayat getirmeyi sorgulayan bir kuşak ortaya çıktı. Bu sorgulama insanlık tarihinin en yeni tartışmalarından biri olarak büyüyor. Felsefe bu tartışmayı antik çağdan bugüne uzanan bir süreklilik içinde ele alıyor. Çünkü doğum yalnızca biyolojik bir olay değil aynı zamanda düşünsel bir karardır. Bu kararın ertelenmesi ya da reddedilmesi her çağda farklı anlamlar taşıdı. Bazen bir direniş biçimi oldu, bazen bir korkunun sonucu, bazen de bilinçli bir tercih. Görünmez tarih dediğimiz şey bu kararların toplamından oluşur. Doğmamayı seçenlerin hikâyesi doğanların dünyasını anlamak için bir anahtar sunar. Çünkü yokluk da varlık kadar insan deneyiminin parçasıdır. Bu görünmez kalabalık hiçbir zaman meydanlara çıkmadı ama her çağın ruhunu etkiledi. Antik metinlerden modern sosyolojiye kadar uzanan bu izler insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkiyi gösterir. Her doğum bir kabul ise her doğmama bir sorudur. Bu soru bazen ekonomik şartların ağırlığında ortaya çıkar. Bazen savaşların yarattığı yıkımın ortasında belirir. Bazen de bireyin kendi iç dünyasında şekillenir. Tolstoy’un günlüklerinde çocuklarının geleceğine dair duyduğu kaygı bu sorunun ahlaki boyutunu gösterir. Virginia Woolf’un metinlerinde annelik ve varoluş arasındaki gerilim modern bireyin zihninde yeni bir alan açar. Nietzsche yaşamı onaylamayı bir güç olarak tanımlarken bu onayın karşısında duran düşünceyi de görünür kılar. Schopenhauer varoluşun acıdan ibaret olduğunu söylediğinde doğmamayı bir kurtuluş olarak gören bir düşünce çizgisi kurdu. Bu çizgi yalnızca felsefede değil edebiyatta da kendine yer buldu. Dostoyevski’nin karakterleri dünyaya gelmiş olmanın ağırlığını taşırken o dünyaya hiç gelmemiş olmanın ihtimalini de düşündürür. Modern psikoloji çocuk sahibi olmamayı seçen bireylerin kararlarını toplumsal normların ötesinde incelemeye başladı. Bu inceleme bireysel özgürlük ile kültürel beklenti arasındaki gerilimi ortaya koydu. Doğmamayı tercih edenlerin hikâyesi aslında doğumun anlamını yeniden düşünmek demektir. Çünkü her yokluk bir varlığın sınırlarını belirler. Bu sınır insanın kendine sorduğu en eski sorulardan biridir. Tarih boyunca bu soruya verilen cevaplar değişti ama soru hep kaldı. Antik çağın mitlerinden modern şehirlerin yalnızlığına kadar uzanan bu soru insanın kendi varlığına bakışını belirledi. Doğum bir başlangıç olarak kabul edildi ama her başlangıcın bir reddedilme ihtimali de vardı. Bu ihtimal hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmadı. Bazen bir annenin kalbinde bir korku olarak yaşadı. Bazen bir babanın sessizliğinde saklandı. Bazen bir toplumun geleceğe dair umutsuzluğunda ortaya çıktı. Bazen de bilinçli bir etik karar olarak dile getirildi. Bu kararın arkasında yatan düşünce insanın dünyaya karşı sorumluluğunu yeniden tanımladı. Çünkü dünyaya bir hayat getirmek aynı zamanda o hayatın yükünü kabul etmek demektir. Bu yük bazı çağlarda taşınamayacak kadar ağır görüldü. Savaşlar, salgınlar ve ekonomik krizler bu ağırlığı artırdı. Her kriz doğmamış bir neslin ihtimalini de beraberinde getirdi. Bu ihtimal resmi tarihte yer almadı ama toplumsal hafızada kaldı. İnsanlık tarihi yalnızca yapılanların değil yapılmayanların da tarihidir. Doğmamayı tercih edenlerin hikâyesi bu yapılmayanların en derin olanıdır. Çünkü burada söz konusu olan bir eylem değil bir vazgeçiştir. Bu vazgeçiş bazen bir umut kaybıdır. Bazen de yeni bir umut biçimidir. Modern dünyada bireyin kendi bedeni ve hayatı üzerindeki söz hakkı bu tartışmayı yeniden şekillendirdi. Kadın hareketleri anneliğin zorunlu bir kader olmadığını söylediğinde tarihsel bir kırılma yaşandı. Bu kırılma doğumun anlamını değiştirdi. Artık doğum bir mecburiyet değil bir tercih olarak görülmeye başlandı. Bu tercih doğmamayı da eşit derecede görünür kıldı. Böylece görünmez kalabalık ilk kez düşünsel bir kimlik kazandı. Felsefe, sosyoloji ve psikoloji bu kimliği farklı açılardan incelemeye başladı. Her disiplin bu sessizliğin içinde başka bir anlam buldu. Ama hepsi insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin merkezine bu soruyu yerleştirdi. Doğmak mı yoksa doğmamak mı yalnızca biyolojik bir mesele değildir. Bu soru aynı zamanda etik, politik ve kültürel bir sorudur. İnsanlık bu soruya her çağda yeniden cevap verdi. Bu cevaplar bazen yazılı metinlerde yer aldı. Bazen de yalnızca bir karar olarak yaşandı. Doğmamayı tercih edenlerin hikâyesi bu kararların toplamıdır. Bu toplam insanın kendi varlığına dair en derin düşüncelerini yansıtır. Bu yüzden bu hikâye aslında hepimizin hikâyesidir.

Doğmamayı tercih etme düşüncesi tarih boyunca yalnızca bireysel bir karar değil, aynı zamanda çağların ruhunu ele veren toplumsal bir gösterge oldu. Antik Roma’da uzun süren savaşlar sırasında ailelerin çocuk sahibi olmayı ertelemesi imparatorluğun nüfus politikalarını doğrudan etkiledi. Augustus’un çıkardığı evlilik ve doğum yasaları, dünyaya gelmeyen çocukların devlet için nasıl bir meseleye dönüştüğünü açıkça gösteriyordu. Bu yasalar yalnızca bir ahlak düzenlemesi değil, görünmez bir eksikliğin kabulüydü. Ortaçağ’da manastır hayatını seçen insanlar, soylarını devam ettirmemeyi bilinçli bir tercih olarak yaşadı. Bu tercih Tanrı’ya adanmışlık olarak yorumlandı ama aynı zamanda dünyaya yeni bir hayat getirmeme kararıydı. Budist keşişlerin ve rahibelerin inziva hayatı da benzer bir biçimde varoluşun döngüsünü sürdürmeme düşüncesini içeriyordu. Böylece doğmamayı tercih etmek yalnızca bir yoksunluk değil, bir inanç biçimi olarak da anlam kazandı. Japonya’da Edo döneminde yaşanan büyük kıtlıklar sırasında bazı köylü aileler çocuk sayısını sınırlamak zorunda kaldı. Bu zorunluluk ekonomik koşulların doğum üzerindeki belirleyici etkisini gösterdi. Thomas Malthus’un nüfus teorisi tam da bu tarihsel deneyimlerin ardından ortaya çıktı. Malthus, kaynakların sınırlılığı ile doğum oranları arasındaki gerilimi bir matematik problemine dönüştürdü. Sanayi Devrimi sonrasında İngiltere’de işçi sınıfının çocuk sahibi olmama yönündeki eğilimleri yeni bir toplumsal bilincin habercisiydi. Bu bilinç yalnızca yoksulluğun değil, gelecek kaygısının da sonucuydu. Rusya’da 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan nihilist akımlar, insanın dünyaya gelmiş olmasını bile sorgulayan bir düşünce iklimi yarattı. Turgenyev’in romanlarında bu kuşağın varoluşa mesafeli tavrı açıkça hissedilir. Aynı dönemde Avrupa’da kadın hareketleri anneliğin bir kader olmadığını savunarak tarihsel bir kırılma yarattı. Bu kırılma doğumun anlamını biyolojik zorunluluktan çıkarıp bilinçli bir tercihe dönüştürdü. Margaret Sanger’ın doğum kontrolü üzerine yürüttüğü çalışmalar yalnızca tıbbi bir yenilik değil, düşünsel bir devrimdi. Bu devrim doğmamayı tercih etmenin ilk kez açıkça savunulabilmesini sağladı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kayıp kuşak olarak adlandırılan nesil, dünyaya çocuk getirmenin anlamını yeniden tartıştı. Ernest Hemingway’in metinlerinde bu kuşağın umutsuzluğu ve geleceğe dair güvensizliği açıkça görülür. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya ve Japonya’da yaşanan demografik düşüş yalnızca fiziksel yıkımın değil psikolojik travmanın da sonucuydu. Hiroşima ve Nagazaki’de hayatta kalan insanların bir kısmı çocuk sahibi olmamayı seçti. Bu seçim nükleer çağın insan üzerinde yarattığı varoluşsal korkunun en somut göstergelerinden biriydi. Soğuk Savaş yıllarında nükleer bir felaket ihtimali, dünyaya yeni bir hayat getirmenin etik boyutunu yeniden gündeme getirdi. Küba Füze Krizi sırasında birçok ülkede doğum oranlarının geçici olarak düşmesi bu korkunun istatistiklere yansıyan yüzüydü. 1968 kuşağı bireysel özgürlüğü savunurken aile ve çocuk kavramını da yeniden tanımladı. Bu kuşak için çocuk sahibi olmamak bir eksiklik değil, alternatif bir yaşam biçimiydi. Michel Foucault’nun biyopolitika kavramı devletin nüfus üzerindeki denetimini tartışırken doğumun politik bir mesele olduğunu gösterdi. Böylece doğmamayı tercih etmek yalnızca bireysel değil, aynı zamanda politik bir eylem olarak da yorumlandı. Modern kapitalist toplumda kariyer ve bireysel özgürlük arayışı çocuk sahibi olmama kararını yaygınlaştırdı. Bu karar özellikle büyük şehirlerde yeni bir yaşam tarzı oluşturdu. Japonya’da ortaya çıkan “hikikomori” fenomeni evliliği ve aile kurmayı reddeden bir kuşağın psikolojik portresini çizdi. Güney Kore’de düşen doğum oranları modern toplumun gelecek tasavvurunu yeniden tartışmaya açtı. Avrupa’nın birçok ülkesinde benzer bir demografik tablo ortaya çıktı. Bu tablo ekonomik refaha rağmen doğumun azalabileceğini gösterdi. İklim krizinin derinleşmesiyle birlikte bazı insanlar dünyaya çocuk getirmemeyi etik bir sorumluluk olarak tanımladı. Bu düşünce Greta Thunberg’in konuşmalarında dolaylı olarak hissedilen bir gelecek kaygısıyla bağlantılıdır. Antarktika’da eriyen buzullar yalnızca ekolojik bir felaketin değil doğmamış nesillerin de sembolü haline geldi. Pandemi yıllarında yaşanan belirsizlik birçok insanın çocuk sahibi olma planlarını ertelemesine neden oldu. Bu erteleme küresel bir deneyim olarak tarihe geçti. Psikoloji literatürü bu kararların bireysel travmalarla olan ilişkisini incelemeye başladı. Çocukluk döneminde yaşanan yoksunlukların yetişkinlikte ebeveynlik kararlarını nasıl etkilediği araştırıldı. Böylece doğmamayı tercih etmek yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda kişisel bir hikâye olarak da ele alındı. Modern edebiyatta bu temayı işleyen birçok eser ortaya çıktı. Samuel Beckett’in metinlerinde varoluşun anlamsızlığı ile devamlılığın reddi arasında güçlü bir bağ kuruldu. Türk edebiyatında da modernleşme süreciyle birlikte aile ve çocuk kavramı yeniden tartışıldı. Şehirleşmenin hızlanması geleneksel aile yapısını değiştirdi. Bu değişim doğum oranlarına doğrudan yansıdı. Eğitim düzeyinin artmasıyla birlikte bireylerin çocuk sahibi olma kararları daha bilinçli hale geldi. Kadınların çalışma hayatına katılması bu kararın en belirleyici unsurlarından biri oldu. Simone de Beauvoir anneliğin toplumsal bir rol olarak dayatılmasını eleştirirken yeni bir düşünce alanı açtı. Bu alan doğmamayı tercih etmenin felsefi zeminini güçlendirdi. Günümüzde bazı ülkelerde çocuk sahibi olmamak açıkça ifade edilen bir kimlik haline geldi. Bu kimlik toplumsal normlara karşı bir alternatif sunuyor. Sosyal medya bu alternatif yaşam biçimlerinin görünür olmasını sağladı. Böylece görünmez kalabalık ilk kez kendi hikâyesini anlatmaya başladı. Ancak bu anlatı hâlâ tartışmalı bir alan olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü doğum yalnızca bireysel bir karar değil, kültürel bir beklenti olarak görülmeye devam ediyor. Bu beklenti ile bireysel özgürlük arasındaki gerilim modern toplumun en önemli tartışmalarından birini oluşturuyor. Doğmamayı tercih edenlerin hikâyesi bu gerilimin merkezinde yer alıyor. Bu hikâye insanın kendi varlığı üzerindeki söz hakkını yeniden tanımlıyor. Böylece doğum bir kader olmaktan çıkıp bir seçeneğe dönüşüyor. Bu dönüşüm insanlık tarihinin en büyük zihinsel değişimlerinden biridir. Çünkü ilk kez bir kuşak dünyaya gelmemeyi bir hak olarak savunuyor. Bu savunu yalnızca bireysel bir karar değil, aynı zamanda etik bir duruş olarak ortaya çıkıyor. Gelecek yüzyıllar bu duruşun sonuçlarını tartışacak. Ancak şimdiden görünen şey doğmamayı tercih etmenin insanlık tarihindeki en güçlü düşünsel kırılmalardan biri olduğudur.

Doğmamayı tercih edenlerin hikâyesi insanlık tarihinin görünmeyen aynasıdır ve bu aynaya bakmak aslında kendi varlığımızın anlamını sorgulamaktır. Antik çağda Silenus’un sözleriyle başlayan bu düşünce çizgisi, her dönemde başka bir kılığa bürünerek karşımıza çıktı. Ortaçağ’da manastırların sessiz avlularında yankılanan adanmışlık yemini, dünyaya yeni bir hayat getirmeme kararının kutsal bir yorumu oldu. Rönesans’ın insan merkezli bakışı doğumu bir umut olarak yüceltirken veba salgınlarının yarattığı korku bu umudu gölgeledi. Coğrafi keşifler sırasında bilinmeyen kıtalara doğru yola çıkan gemilerde geride bırakılan kadınlar belirsiz bir geleceğe çocuk doğurmanın ağırlığını düşündü. Fransız Devrimi’nin ardından kurulan yeni düzen, yurttaş kavramını tanımlarken doğacak nesillerin sorumluluğunu da tartıştı. Sanayi Devrimi sonrasında Dickens’ın romanlarında yoksul çocukların yaşamı anlatılırken bazı ailelerin bu kaderi yeniden üretmeme çabası satır aralarında hissedildi. Tolstoy’un ahlaki arayışı, insanın dünyaya bir hayat getirme sorumluluğunu Tanrı ile kurduğu ilişki üzerinden yeniden yorumladı. Nietzsche’nin yaşamı onaylama çağrısı bile bu onayın bilinçli bir tercih olması gerektiğini ima ediyordu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa mezarlıklarla doluyken doğmamış çocukların ihtimali kayıp kuşak kavramının görünmeyen yüzü oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Birleşmiş Milletler’in kurulması insanlığın geleceğe dair ortak bir umut üretme çabasıydı ve bu umut doğacak nesiller için tasarlandı. Hiroşima Barış Anıtı’nın önünde her yıl yakılan mumlar yalnızca ölenler için değil, hiç doğmamış olanlar için de bir anma gibidir. Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı üzerine yaptığı analiz, insanın dünyaya getirdiği her yeni hayatın nasıl bir dünyayla karşılaşacağı sorusunu akla getirir. 1968 hareketleri bireysel özgürlüğü savunurken aile kurumunu yeniden tanımladı ve bu tanım doğumun anlamını değiştirdi. Simone de Beauvoir’ın kadınların kaderine ilişkin söyledikleri anneliğin zorunlu bir yazgı olmadığını gösterdi. Modern refah devletlerinin nüfus politikaları doğumu teşvik ederken bireyin özgürlüğü ile devletin beklentisi arasındaki gerilim görünür hale geldi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla yeni bir dünya düzeni kurulurken Doğu Avrupa’daki düşük doğum oranları bu dönüşümün psikolojik boyutunu ortaya koydu. Güney Afrika’da apartheid sonrası kurulan yeni toplumda çocuklar geleceğin sembolü olarak görülürken bazı bireyler geçmişin travmasını taşımamak için doğumdan uzak durdu. 11 Eylül saldırıları sonrasında dünyaya hâkim olan güvensizlik duygusu birçok insanın gelecek planlarını değiştirdi. Küresel ekonomik krizler sırasında ertelenen doğumlar, belirsizliğin insan hayatındaki etkisini gösterdi. Pandemi yıllarında boşalan sokaklar ve kapanan okullar doğmamış çocukların sessizliğini yeniden hissettirdi. İklim krizinin yarattığı endişe, Antarktika’da kopan buzulların sesiyle birlikte gelecek kuşakların varlığına dair etik bir tartışmayı büyüttü. Greta Thunberg’in Birleşmiş Milletler kürsüsündeki konuşması doğacak nesillerin haklarını savunan bir çağrıydı ve bu çağrı bazı insanların çocuk sahibi olmama kararını daha da güçlendirdi. Papa Francis’in çevre üzerine yaptığı konuşmalar bile dünyaya getirilen her yeni hayatın sorumluluğunu hatırlatan bir metin olarak okunabilir. Japonya’da yaşlanan nüfus karşısında boş kalan okullar doğmamayı tercih edenlerin demografik bir gerçekliğe dönüşmesini gösterdi. Güney Kore’de evlilik oranlarının düşmesi modern bireyin yalnızlıkla kurduğu yeni ilişkiyi ortaya koydu. İskandinav ülkelerinde çocuk sahibi olmamayı seçen bireyler bu kararlarını toplumsal baskı olmadan ifade edebildikleri için yeni bir kültürel model oluşturdu. Türkiye’de şehirleşmenin hızlanmasıyla birlikte değişen aile yapısı doğumun anlamını yeniden tartışmaya açtı. Köyden kente göç eden kuşakların yaşadığı ekonomik zorluklar çocuk sayısını azaltan bir etken oldu. Üniversite eğitiminin yaygınlaşması bireylerin hayat planlarını uzun vadeli düşünmesine yol açtı. Bu uzun vadeli planlar doğum kararını erteleyen bir bilinç yarattı. Psikoloji bilimi çocukluk travmalarının ebeveynlik üzerindeki etkisini araştırdıkça bazı bireylerin bu döngüyü bilinçli olarak sonlandırmak istediği görüldü. Bu sonlandırma bir kopuş değil, bir iyileşme biçimi olarak yorumlandı. Modern terapilerde bireyin kendi hikâyesini yeniden yazması teşvik edilirken çocuk sahibi olmamak da bu hikâyenin bir parçası olarak kabul edildi. Böylece doğmamayı tercih etmek bir eksiklik değil, bir varoluş biçimi olarak tanımlandı. Felsefe bu yeni durumu özgürlük kavramı üzerinden değerlendirdi. Çünkü özgürlük yalnızca seçim yapabilmek değil, seçmeme hakkına da sahip olmaktır. Doğmamayı tercih edenlerin hikâyesi bu hakkın tarihsel gelişimini gösterir. Bu hikâye insanın kendi kaderini yazma çabasının en radikal örneklerinden biridir. Antik tragedyalarda tanrıların belirlediği yazgı modern dünyada bireyin kararına dönüşmüştür. Bu dönüşüm insanlık tarihinin en büyük zihinsel devrimlerinden biridir. Çünkü artık varlık bir zorunluluk değil, bir ihtimaldir. Bu ihtimalin kabulü ya da reddi bireyin sorumluluğundadır. Her doğum bir umut olduğu kadar bir risk de taşır. Her doğmama bir kayıp olduğu kadar bir koruma biçimi de olabilir. Bu ikili yapı insanın varoluşla kurduğu ilişkinin temelini oluşturur. Tarih boyunca bu ilişki farklı biçimlerde yorumlandı. Bazen doğum kutsal bir görev olarak görüldü. Bazen de ağır bir yük olarak hissedildi. Modern dünyada bu iki uç arasında yeni bir denge kurulmaya çalışılıyor. Bu denge bireyin özgürlüğü ile toplumun devamlılığı arasında bir noktada duruyor. Gelecek yüzyıllar bu dengenin nasıl şekilleneceğini gösterecek. Ancak şimdiden görünen şey doğmamayı tercih edenlerin hikâyesinin insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçası olduğudur. Bu hikâye yalnızca nüfus istatistiklerinde değil, edebiyatta, felsefede ve sanatta da yerini aldı. Samuel Beckett’in sahnesinde bekleyen karakterler devam etmeyi reddeden bir varoluşun sembolü oldu. Franz Kafka’nın metinlerinde aile ve soy kavramı bir yük olarak hissedildi. Albert Camus’nün Sisifos’u yaşamayı seçerken bu seçimin ağırlığını taşıdı. Bu ağırlık doğmamayı tercih edenlerin kararını daha anlaşılır kılar. Çünkü her iki durumda da insan kendi varlığıyla yüzleşir. Bu yüzleşme insan olmanın en temel deneyimidir. Doğmamayı tercih edenlerin hikâyesi bu deneyimin en sessiz anlatımıdır. Bu anlatım bağırmaz, slogan atmaz, meydanlara çıkmaz. Ama her çağın arka planında varlığını sürdürür. Bu yüzden görünmezdir ama yok değildir. Tıpkı tarihte adı yazılmayan milyonlarca insan gibi. Onların yokluğu da insanlık hikâyesinin bir parçasıdır. Bu parça olmadan bütün eksik kalır. Çünkü varlık kadar yokluk da anlam üretir. Ve insan bu anlamın içinde kendini yeniden tanımlar.

ERGİN ERSÖZ