ERGİN ERSÖZ YAZDI : "YA SON İSE?"

12/15/2025

YA SON İSE ?..

Hayatın en sessiz gerçeği, bazı vedaların son olduğunu bilmeden yaşanmasıdır. İnsan sabah uyandığında o günün diğer günlerden farklı olabileceğini düşünmez. Sevdiği insana sarılırken bunun son sarılış olabileceği aklına gelmez. Bir annenin çocuğuna hazırladığı kahvaltı sıradan görünür. Bir babanın kapıdan çıkarken söylediği "dikkatli ol" cümlesi havaya karışır. Oysa zaman, büyük ilanlar yapmadan ilerler. Sonlar çoğu zaman sıradan günlerin içine saklanır. İnsan hayatı biraz da fark edilmeyen vedaların toplamıdır. Bu yüzden geçmişe dönüp bakınca bazı anlar beklenmedik bir ağırlık kazanır. Belki de insanı hüzünlendiren şey, sonları yaşarken onları tanıyamamasıdır.
Çocukluk bunun en belirgin örneklerinden biridir. Hiçbir çocuk mahallede oynadığı son oyunu bilmez. Son kez ip atladığını fark etmez. Son kez misket oynadığını hatırlamaz. Son okul servisi sıradan bir sabah gibi gelir. Son teneffüs zili diğerlerinden farksız çalar. Yıllar sonra eski bir fotoğraf albümü açıldığında bu ayrıntılar anlam kazanır. İnsan bazen kaybettiği dönemin değerini yokluğunda öğrenir. Zaman çocukluğun omzuna dokunur ve sessizce uzaklaşır. Geriye yalnızca bazı kokular ve bazı sesler kalır.
Tarih de son olduğunu bilmeden yaşanan anlarla doludur. Birinci dünya savaşı başlamadan önce Avrupa şehirlerinde hayat olağan akışında sürüyordu. İnsanlar trenlere biniyor, düğünler yapıyor ve gelecek planları kuruyordu. Birkaç hafta sonra milyonlarca insanın kaderi değişecekti. İstasyon peronlarında edilen bazı vedalar son vedalara dönüşecekti. Fakat o günlerde bunu kimse bilmiyordu. Tarih kitapları savaşların başlangıç tarihlerini kaydeder. İnsan hafızası ise son sarılışları saklar. Büyük olaylar çoğu zaman küçük hayatların üzerine düşer. Ve her büyük felaketin ardında binlerce kişisel hikâye bulunur.
Anne Frank günlüğünü yazarken satırlarının tüm dünyaya ulaşacağını bilmiyordu. O yalnızca yaşadığı günleri kaydetmeye çalışıyordu. Her cümlesinde normal bir hayatın özlemi hissediliyordu. Bir pencereye yaklaşabilmenin bile değer taşıdığı günlerden söz ediyordu. İnsan bazen özgürlüğün kıymetini onu kaybettiğinde anlar. Anne Frank'ın hikâyesi bu yüzden yalnızca tarihsel bir belge değildir. Aynı zamanda ertelenen hayatların hikâyesidir. Yaşanamayan doğum günlerinin hikâyesidir. Edilemeyen vedaların hikâyesidir. Ve son olduğunu bilmeden kapanan kapıların hikâyesidir.
İnsan ilişkileri de benzer bir sessizlik içinde değişir. Bir dostla içilen son kahve önemsiz görünebilir. Son telefon konuşması aceleyle bitirilebilir. Son bayram ziyareti sıradan bir gelenek gibi yaşanabilir. İnsan çoğu zaman sürekliliğe inanarak hareket eder. Bu inanç ona güven verir. Aynı zamanda bazı gerçekleri gözden kaçırmasına neden olur. Çünkü hiçbirimiz sevdiklerimizle geçirdiğimiz zamanı sayarak yaşamayız. Her buluşmanın yeniden gerçekleşeceğini varsayarız. Hayatın kırılganlığı ise tam burada saklanır. Tekrar edeceğini düşündüğümüz anların içinde.
RMS Titanic yolcuları gemiye bindiklerinde yeni bir başlangıcın heyecanını taşıyordu. Kimileri iş arıyordu. Kimileri ailelerini ziyaret etmeye gidiyordu. Kimileri daha iyi bir hayatın hayalini kuruyordu. Gemiye binerken el sallayan insanların çoğu bunun son görüşme olduğunu bilmiyordu. İnsanlığın hafızasında yer eden bu olayın en çarpıcı yanı budur. Büyük trajediler bile sıradan ayrıntılarla başlar. Bir bavulun kapanmasıyla başlar. Bir biletin cebe konulmasıyla başlar. Bir vedanın aceleyle edilmesiyle başlar.
Edebiyat da bu sessiz sonların izini sürer. Stefan Zweig eserlerinde kaybolan dünyalardan söz eder. Onun satırlarında yalnızca insanlar değil, dönemler de vedalaşır. Eski Avrupa'nın zarafeti yavaş yavaş silinir. Şehirlerin ruhu değişir. İnsanlar fark etmeden başka bir çağın içine girer. Zweig, hatıraların bazen yaşandıkları andan daha parlak göründüğünü anlatır. Çünkü hafıza seçicidir. Kaybettiklerimizi daha dikkatle korur. Ve bazen son olduğunu bilmediğimiz günleri kutsallaştırır.
Uzayın sessizliği bile bu gerçeği doğrular. Apollo 17 görevi sırasında Ay'a son kez insan ayak bastı. O gün bunun onlarca yıl sürecek bir veda olacağı düşünülmüyordu. İnsanlık keşfetmeye devam edeceğine inanıyordu. Fakat bazı kapılar beklenmedik biçimde uzun süre kapalı kalabilir. Tarih bazen böyle aralıklarla ilerler. İnsan hayatı da bundan farklı değildir. Bazı dostluklar sessizce sona erer. Bazı alışkanlıklar fark edilmeden terk edilir. Bazı hayaller ise usulca raflara kaldırılır.
Belki de bu yüzden teşekkür etmek ertelenmemelidir. Sevgi ifade edilmelidir. Özür dilenmesi gerekiyorsa beklenmemelidir. İnsanlar birbirlerine değer verdiklerini söylemekten çekinmemelidir. Çünkü zamanın nasıl davranacağını kimse bilemez. Hayat çoğu zaman ikinci fırsatlar sunar. Ancak her hikâyeye aynı cömertlikle yaklaşmaz. Bu gerçeği bilmek korkuyla yaşamak anlamına gelmez. Tam tersine farkındalıkla yaşamak anlamına gelir. Elimizde olanı küçümsememeyi öğretir.
Bir sabah uyandığımızda her şey yine aynı görünebilir. Çay demlenir. Perdeler açılır. Kuşlar pencerenin önünden geçer. İnsan işe yetişmeye çalışır. Çocuklar okula hazırlanır. Şehir kendi telaşı içinde akıp gider. Fakat bütün bu sıradanlığın içinde hayat sessizce ilerlemektedir. Belki de insanın yapabileceği en anlamlı şey budur. Sevdiği insanlara biraz daha dikkatle bakmak. Ve hiçbir anın sonsuza kadar süreceğini sanmamaktır.
İnsan, zamanın kendisine tanıdığı ayrıcalığın sonsuzluk olduğunu sanarak yaşar. Sabahları alarm sesine kızar ama bir gün o sesi özleyebileceğini düşünmez. Çaydanlıktan yükselen buharın, evin içinde dolaşan tanıdık ayak seslerinin ve her gün yinelenen küçük alışkanlıkların bir gün eksileceğini hesaba katmaz. Oysa hayat, en çok tekrar edeceğini sandığımız ayrıntılarla bizi sınar. Bir gün, yıllardır önünden geçtiğimiz bir dükkânın kepengi son kez kapanır. Bir mahalle bakkalının ışıkları söner. Bir apartmanın kapı zili artık çalmaz. İnsan, kayıpların çoğunu büyük felaketler olarak değil, eksilen sesler olarak yaşar. Bu yüzden hatıralar bazen bir şehrin akşam ezanında, bazen de eski bir duvar saatinin tik taklarında saklıdır.
Eski tren garlarının kendine özgü bir hüznü vardır. Orada yalnızca insanlar değil, ihtimaller de uğurlanır. Peronlarda el sallayan eller, çoğu zaman son görüşmenin farkında değildir. Tarih boyunca trenler milyonlarca vedaya tanıklık etmiştir. Avrupa'nın savaş yıllarında istasyonlar sessiz kahramanlıkların ve tarifsiz acıların mekânı hâline gelmiştir. Bir bavulun içine aceleyle yerleştirilen birkaç eşya, bazen bütün bir hayatı temsil etmiştir. İnsanlar geri döneceklerine inanarak ayrılmışlardır. Çünkü umut, insanın en inatçı alışkanlığıdır. Fakat bazı trenler yalnızca mesafeleri değil, çağları da birbirinden ayırmıştır.
Antoine de Saint-Exupéry bir pilottu ve gökyüzünü yalnızca bir ulaşım yolu olarak görmüyordu. Ona göre gökyüzü, insan ruhunun yalnızlığını da görünür kılan bir aynaydı. Son uçuşuna çıktığında geri dönemeyeceğini bilmiyordu. Ardında bıraktığı satırlar ise hâlâ yaşamaya devam ediyor. Küçük Prens'te geçen vedalar, belki de yazarın kendi hayatındaki kırılganlıkların yansımasıydı. İnsan bazen eserlerine farkında olmadan vedalarını emanet eder. Söyleyemediği cümleleri kitaplara bırakır. Eksik kalan sarılışları şiirlerde tamamlamaya çalışır. Çünkü kelimeler, zamanın ulaşamadığı küçük sığınaklar gibidir.
Şehirlerin de sonları vardır. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolan sokaklar sessizleşir. Ahşap evlerin yerini beton yapılar alır. Mahalle sinemaları kapanır. Eski kahvehaneler birer birer yok olur. İnsan yalnızca insanları değil, yaşadığı mekânları da kaybeder. Bu yüzden bazı kokular içimizi sızlatır. Hanımeli kokusu, rutubetli apartman girişleri ya da yeni açılmış bir kitap kokusu bizi aniden geçmişe götürebilir. Çünkü hafıza, duygularını bazen kelimelere değil kokulara emanet eder. Kaybolan şehirler, insanın içindeki kayboluşları da görünür kılar.
Virginia Woolf günlüklerinde zamanın akışına sık sık değinmiştir. Onun satırlarında hayat, avuçta tutulamayan bir nehir gibidir. İnsan aynı suya iki kez dokunamaz. Aynı sabahı yeniden yaşayamaz. Aynı kahkahayı birebir işitemez. Bu yüzden Woolf'un metinlerinde sıradan anlar olağanüstü bir dikkatle işlenir. Çünkü yaşamın özü büyük olaylardan çok, küçük ayrıntılarda saklıdır. Bir çiçeğin vazoya yerleştirilmesi, bir mektubun açılması ya da bir pencerenin aralanması... Bunlar önemsiz gibi görünen ama insan hayatını oluşturan esas parçalardır.
Bazı vedalar yalnızca bireysel değildir. Toplumlar da sonlar yaşar. Bir dönemin kapanışı bazen sessiz gerçekleşir. İnsanlar yaşadıkları çağın son tanıkları olduklarını fark etmeyebilirler. Berlin Duvarı yıkıldığında yalnızca bir yapı ortadan kalkmadı. Aynı zamanda bir dönemin psikolojisi de değişti. İnsanlık, bir çağın sonuna tanıklık etti. Fakat o gün sokakta yürüyen insanların çoğu, ileride tarih kitaplarında yer alacak bir ânın içinden geçtiklerini bilmiyordu. Tarih çoğu zaman kendisini yüksek sesle tanıtmaz. Gündelik hayatın içine karışarak ilerler.
Sevdiğimiz insanlara karşı kullandığımız dil de bu farkındalıktan etkilenir. Eğer her vedanın son olabileceğini düşünseydik, belki daha az kırıcı olurduk. Daha az öfkelenirdik. Daha çok dinlerdik. Daha sık teşekkür ederdik. Bir tartışmayı haklı çıkmak için değil, birbirimizi anlamak için sürdürürdük. Çünkü insan, faniliğin bilgisine gerçekten yaklaştığında önceliklerini yeniden düzenler. Kibir biraz azalır. Acele biraz yavaşlar. Kalbin sesi daha belirgin hâle gelir. Hayatın özeti bazen iyi seçilmiş birkaç cümleden ibaret olabilir.
Frida Kahlo eserlerinde acıyı ve yaşam tutkusunu birlikte taşımıştır. Bedensel zorluklara rağmen üretmeye devam etmiştir. Onun tablolarında kırılganlık ile direnç yan yana durur. İnsan da biraz böyledir. Kayıplar yaşar ama sevmeye devam eder. Vedalarla karşılaşır ama yeni bağlar kurar. Hayatın geçiciliği, yaşamın anlamını azaltmaz. Belki de tam tersine onu derinleştirir. Çünkü sınırlı olan şeyler çoğu zaman daha kıymetlidir. Bir mevsimin kısa sürmesi, çiçeklerin değerini azaltmaz. Aksine onları daha dikkatle seyretmemize neden olur.
Yaşlanmak da sonları fark etmenin başka bir biçimidir. İnsan belirli bir yaştan sonra takvimlere farklı bakmaya başlar. Bayramların sayısı değil, birlikte geçirilecek bayramların belirsizliği dikkat çeker. Anne babanın saçlarındaki beyazlar çoğalır. Dost sohbetleri biraz daha uzun sürer. Eski fotoğraflar biraz daha dikkatle incelenir. Çünkü zamanın görünmez adımları artık daha belirgin hâle gelir. Bu farkındalık bazen hüzün getirir. Ancak aynı zamanda şükran duygusunu da besler. Sahip olunanın değerini hatırlatır.
Belki de mesele, her anı son an gibi yaşamak değildir. Böyle bir hayat insan ruhu için ağır olabilir. Asıl mesele, sıradan görünen anların da biricik olduğunu unutmamaktır. Birlikte yenilen akşam yemekleri, yarım kalan sohbetler, kapı önlerinde edilen kısa vedalar ve aceleyle edilen telefon konuşmaları... Bunların her biri yaşamın kumaşına işlenmiş ince ipliklerdir. İnsan, hayatını büyük zaferlerle değil, bu küçük anların toplamıyla hatırlar. Ve belki de en büyük bilgelik, bir sabah perdeyi aralarken içeri dolan güneş ışığına bile teşekkür edebilmektir. Çünkü bazı mucizeler, alışkanlık kılığına girerek yanımızdan geçer

Sonuçta insan hayatının en büyük öğretmeni zamandır. Ancak zaman derslerini çoğu kez geriye dönüp baktığımızda verir. Bu nedenle birçok anın kıymeti yokluğunda anlaşılır. Son olduğunu bilmediğimiz günler hafızamızda büyür. Bir kahkaha yıllar sonra yankılanır. Sıradan bir pazar kahvaltısı özleme dönüşür. Aceleyle edilen vedalar içimizi sızlatır. İnsan kaybettiği şeyleri yeniden düzenleyemez. Fakat onlardan öğrendikleriyle yaşamayı seçebilir. Belki de olgunluk tam burada başlar.
Ahmet Hamdi Tanpınar zamanı saatlerle ölçmezdi. Onun metinlerinde zaman insanın içinde akardı. Geçmiş ve şimdi birbirine karışırdı. Çünkü insan yalnızca yaşadığı anla var olmaz. Hatırladıklarıyla da yaşar. Tanpınar'ın satırları bize beklemeyi öğretir. Aynı zamanda kaybetmeyi de öğretir. Bir anın değeri bazen yıllar sonra belirir. Bu gecikmiş fark ediş insan olmanın parçasıdır. Ve her insan kendi zamanının yolcusudur.
Japonya'da bir köpek yıllarca aynı istasyona gitti. Hachikō sahibini beklemekten vazgeçmedi. O bekleyiş sadakatin sembolüne dönüştü. Fakat hikâyenin merkezinde başka bir gerçek vardı. Hiç kimse son vedanın farkında değildi. Sahibinin işe gidişi sıradan görünmüştü. İstasyondaki kalabalık her zamanki gibiydi. Hayat akmaya devam ediyordu. Bazen en büyük kırılmalar sessizce yaşanır. İnsan bu sessizliği sonradan duyar.
Pompeii sabahı da diğer sabahlara benziyordu. İnsanlar dükkânlarını açıyordu. Çocuklar sokaklarda dolaşıyordu. Kimse zamanın duracağını bilmiyordu. Vezüv bir anda konuştu. Şehir küller altında kaldı. Geriye donmuş hayatlar kaldı. Bu olay insanın kırılganlığını hatırlatır. Yarın her zaman garanti değildir. Bu yüzden bugün değerlidir.
Bazı insanlar gittikten sonra da evlerimize uğrar. Barış Manço onlardan biridir. Şarkıları kuşakları birbirine bağladı. Ekranlardan yayılan sesi tanıdıktı. Onun ardından birçok insan aynı cümleyi kurdu. Keşke bir kez daha dinleyebilseydik. Bu özlem yalnızca sanatçılara duyulmaz. Hayatımızdaki insanlar için de geçerlidir. Sevgi ifade edildiğinde anlam kazanır. Ertelenen duygular eksik kalır.
Voyager uzayın karanlığına doğru yol almaktadır. Üzerinde insanlığa ait sesler taşır. O altın plak bir selam niteliğindedir. Aynı zamanda bir vedayı da andırır. İnsan bilinmeyene iz bırakmak ister. Bunun nedeni unutulma korkusu olabilir. Bunun nedeni paylaşma arzusu da olabilir. Ancak her iki durumda da sevgi belirleyicidir. Çünkü insan hatırlanmak ister. Ve hatırlamak ister.
Belki de bu yüzden telefonu ertelememeliyiz. Sevdiklerimizi aramak için kusursuz zamanı beklememeliyiz. Teşekkür etmekten çekinmemeliyiz. Özür dilemekten utanmamalıyız. Birlikte geçirilen akşamlara özen göstermeliyiz. Çünkü anılar kendiliğinden oluşmaz. Dikkatle yaşanmış zamanlardan doğar. İnsan hayatını seçimleriyle şekillendirir. Küçük seçimler büyük etkiler bırakır. Şefkat bunların en önemlisidir.
Fanilik düşüncesi ilk bakışta ürkütücüdür. Ancak yaşamın anlamını da derinleştirir. Sonsuz bir ömür birçok şeyi sıradanlaştırabilirdi. Sınırlılık ise dikkatimizi artırır. Bir çiçeğe daha uzun bakarız. Bir sofrada daha fazla oyalanırız. Bir sarılışı biraz daha sıkı tutarız. Çünkü zamanın kıymetini biliriz. Bu bilgi bizi karamsarlaştırmak zorunda değildir. Aksine bizi hayata yaklaştırabilir.
"Ya son ise?" sorusu korku üretmek için sorulmaz. Bu soru farkındalık çağrısıdır. İnsanları birbirine yaklaştırabilir. Öncelikleri yeniden düzenleyebilir. Gereksiz öfkeleri azaltabilir. Küçük mutlulukları görünür kılabilir. Yaşamı daha bilinçli hâle getirebilir. Her gün yeni bir başlangıç olabilir. Her gün son bir fırsat da olabilir. Bu ikisi birbirini dışlamaz.
Belki yarın yine aynı masada buluşacağız. Belki aynı şarkıyı dinleyeceğiz. Belki aynı sokaktan geçeceğiz. Fakat hiçbir an bütünüyle tekrar etmez. Zaman her buluşmaya yeni bir anlam katar. Bu yüzden sevgiyi ertelememek gerekir. Minneti saklamamak gerekir. İnsanlara değerli olduklarını söylemek gerekir. Çünkü hayat bazen fısıltıyla değişir. Ve hiçbirimiz son kez sarıldığımızı bilmeyiz.

ERGİN ERSÖZ