ERGİN ERSÖZ YAZDI : "90'LAR PARTİSİ"


90'LAR PARTİSİ
Birkaç gün önce mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklıkların içimde verdiği mutlulukla tüm hazırlıklarımı tamamlayıp evimin balkonunda keyifli bir kahve içmeye karar vermiştim. Köşeme oturmuş kahvemi elime alıp keyifle yudumlamaya başladığımda gözüm annesini çekiştiren afacan ama bir o kadar da tatlı yürüdükçe yanakları sallanan ufak bir erkek çocuğuna ve serzenişine takıldı. Annesi onun elinden tutmaya çalışıyor o da annesine isyan ediyordu. ''Anne ben dışarıda oynamak istiyorum evde çok sıkıldım'' cümlesini duyunca kendi çocukluğum gençliğim sokaktan eve gelmediğim o yıllara gittim 90 'lı yıllara yani…
O yıllara çocukluğu denk gelmiş ortalama bir erkek çocuğu olarak kahvaltıdan hemen sonra başlayan ve havanın kararmasına dek süren bitmeyen aktivitelerim geldi aklıma. Top peşinde koşmak zaten tüm zamanlarda var olan bir eğlenceydi ancak kaykay paten bisiklete binmek gibi bitmek tükenmek bilmeyen aktivitelerin olduğu uzun günler. Yapacak hiçbir şey bulamasak mahalledeki sinek arabasının peşine takıldığımız o güzel günler.
Şanslı çocuklardık hani mahallede hangi kapıyı çalsak karnımızı doyurabilecek annelerimiz teyzelerimiz vardı. Zaten bir gözümüz dışarıda olduğu için açlıktan ölmeyecek kadar yesek olurdu oluyordu da. Her ne kadar o yıllarda hemen hemen herkesin evinde olan kapısı çok fazla açılmayan buz gibi ama şık misafir odasında ağırlanacak kadar ağır misafirler olmasak da kıymetli misafirlerdik karnımız doymadan asla o evden gönderilmezdik.
Komşuluklar bu kadar güzelken mahalleler güzel değil miydi yani? Elbette çok güzeldi. Hem o zamanlar her mahallede şimdiki gibi Mobese kameraları da yoktu bu işi bizim karnımızı doyuran o can annelerimiz teyzelerimiz üstlenirdi. Mahalleye kim gelmiş? kim gitmiş? Tüm bu soruların cevapları o teyzelerimizdeydi. Üstelik kameralara takılan hatırı sayılır görüntüler takılıp dedikodular olduğu zamanlar tüm mahalle olarak Var’a gidilir gelişmeler orada tartışılır ve '' aman evladım bize ne herkesin günahı boynuna'' cümlesiyle yapılan dedikoduların günahları sıfırlanmaya gayret edilirdi.
O zamanlar biraz daha masumdu sanki insanlar. Hemen hemen herkes '' el âlem ne der? ''düşüncesiyle hareket ettiği için ve toplumsal baskı ve normlar insan üzerinde belirleyici bir etkisi olduğu için etik değerlere sıkı sıkıya sarılırlardı, bu değerlere daha çok bağlıydı insanlar. Çok bağlayıcı hükümler ve cümleler vardı mesela. Birisinden hoşlandığınız zaman karşı taraf '' benim sevdiğim var '' cümlesini söylediği an var olan hoşlantıyı tek celsede bitirirdi.
90'lı yıllar evrensel olarak teknolojiye giriş ünitesinin ilk dersi gibiydi. Yıllar boyunca dünyayı etkisi altına alacak Süper Mario, Sonic, Street Fighter gibi oyunlar çıkmış ve gençler için atari salonları para biriktirip iyi vakit geçirebilmek adına gidilmesi gereken yerlerden birisi olmuştu. Cep telefonları bilgisayar oyunlarıyla birlikte teknoloji gelişiyor olsa da teknolojinin yayıldığı ancak geleneksel değerlerin daha güçlü olduğu zamanlardı.
O zamanlar yediğimiz yemeklerin fotoğrafı değil direkt kendisi paylaşılırdı üstelik sanal ortamda değil gerçekten paylaşılırdı. Konser biletleri paylaşılırdı. Zaten sanat alanına baktığımız zaman da Tarkan Sezen Aksu Barış Manço gibi isimler pop müziğine damgasını vurmuş ve bu donem birçok başarılı sanatçının çıkışına şahit olmuştu. Kulağımızda walkman varken kendimizi inanılmaz havalı hissettiğimiz dönemlerdi. Üstelik şarkılar da şimdiki gibi aynı ritmin üzerine yazılmış küçük bir dörtlükten ibaret değildi ve yasaklı madde isimleri de şarkılarda geçmiyordu yabancı dillerden devşirilen uydurma kelimelerle dolu ne söyleyenin ne dinleyicisinin anlamlandıramadığı sığ şarkılar yerine o zamanki ustalar ''unutmamalı o güzel günleri'' diyordu '' haydi gel benimle ol oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize '' diyordu…
O zamanlarda şimdiki gibi değildi cep telefonu herkeste yoktu mesela kocaman telefonların kılıfları ön tarafa getirilip havalı kişiliğimiz daha da perçinlenirdi. Yılan o dönem en popüler cep telefonu oyunu olduğu için yılan dediğiniz zaman sevimli bir hayvan belirir ve o jenerasyona ait olan insanların yüzlerinde hasret dolu bir gülümseme oluşur dikkat ederseniz. Dokunmatik telefonlar yoktu mesela. Zaten dokunmatik telefon kullanmayı öğrendikten sonra insanların yüreğine dokunabilmeyi unuttuğumuz için o zamanlar insanlar birbirilerinin yüreklerine dokunabiliyordu. Herkeste cep telefonu yoktu ama arkadaşlar dostlar birbirilerini eliyle koymuş gibi bulabiliyordu. Maalesef ki şu an durum öyle değil. Çocuklar ve yaşlılar da dahil olmak üzere herkesin cebinde telefonu var dahası interneti iletişim uygulama programları var ama bir bakıyorsunuz ki '' aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor''
O zamanlar okula giden çocuklardık. Tahtamız akıllı değildi ve karaydı ama iyice ezdikten sonra yutulduğunda ateşi çıkardığı rivayet edilen ateşlenip hasta olunca doktordan rapor alıp okulu birkaç gün kırabilmeyi vadeden tebeşirlerin tozu bembeyazdı. Öğretmenimiz bizim için asla ve sadece bir öğretmen değildi. Anneydi ablaydı hatta adını koyamadığımız bir aşktı. Bırakın şimdilerdeki gibi şiddet eğilimine geçilmesini evladımıza bağırıldı diye çocuğumuzu okuldan almayı tehdit malzemesi olarak kullanabilmeyi veli toplantısı olduğunda ''Öğretmenim eti senin kemiği benim'' cümlesiyle öğretmenimize emanet edilen çocuklardık biz. Cuma günleri İstiklal Marşımızı hep bir ağızdan coşkuyla söyledikten sonra koşarak evlerine dağılan ve akşam olsun da ''süper baba’ ‘dizisi başlasın diye sabırsızlanan nesildik. Sabahları erkenden kalkıp çizgi film kuşağını kaçırmamak için uyumadan önce dua eden nesildik. Pazar akşamları banyomuzu yaptıktan sonra sobanın yanında kurulanırken salondan yüksek ihtimalle her evden ''Bizimkiler '' dizisin sesleri gelirdi.
Baktığımız zaman 90'lı yıllar spor alanının da altın çağıydı bana kalırsa. Bahis furyası henüz futbolun başına bela edilmemişti ve maçlar son derece kıran kırana geçiyordu. Zaten o zaman maçlar tribün arkadaşlıkları deplasman kültürü insanlar arasındaki sosyalleşme ve deşarj olma açısından inanılmaz önemli bir yer tutuyordu. Hemen hemen her takımda yıldız futbolcular vardı. Efsane Milan kadrosunu şu an bile birçok futbolsever ezbere sayabilir. Sanırım o yıllarda cömertçe harcadı futbol dünyası tüm yıldızları. Türk futbolu için de altın bir dönem oluşturmuştu o zamanlarda atılan temeller. Yenildik ama ezilmedik dediğimiz zamanlardan, şeref golümüzü attık dediğimiz zamanlardan futbola hükmeden bir jenerasyonun doğuşu da 90'lı yıllarda olmuştu. O güzel yılların finalini yapmak istercesine 2000 yılında Galatasaray'ımız o ana kadar hatta şu ana kadar yapılamamış bir başarıya imza atıp Fatih Terim önderliğinde ülkemize ilk ve tek UEFA kupasını ve aynı yıl UEFA Süper Kupası'nı getirerek göğsümüzü kabartmıştı.
O yılları anmak olur da sevdiğimize sevgimizi armağan ettiğimiz radyo programlarından istek şarkıyı ona dinletebilmek için kendimizi ve sevdiğimizi radyonun başında ağaç ettiğimizi nasıl unuturum. Radyo o zamanlar televizyon kadar popülerdi. Yine o yıllarda kendi radyomuzu da oluşturabiliyorduk. Kaset doldurma olayı vardı, hani sevdiğimiz şarkıları yazardık kasetçiye giderdik kasetçi abimiz de o şarkıları doldururdu. Şimdiki neslin bilmediği bir şeyi ta o zamanlarda öğrenmiştik biz kasetle kalemin ilişkisini …
Eskiler mi güzeldi? Eskiden mi güzeldik? Bu sorunun cevabı dolanıyor şimdi beynimin koridorlarında. Aşka sevgiye dair kurulan hayaller, insanların masumiyetleri, aşka olan inançları ve toplumsal kurallara riayet etmek. İşte gerçekten çok güzeldik o yıllarda. Sevgimiz güzeldi saygımız güzeldi. Sazımız güzeldi sözümüz güzeldi. Belki kızlarımızın whatsapp grupları yoktu ama sınıfta çöpün başına toplanıp kurşun kalemlerini açmaya giden kızlarımız haber akışını muhteşem bir şekilde sağlayabiliyordu…
Belki sosyal medya platformlarımız yoktu ama kocaman kocaman fotoğraf albümlerimiz vardı. Belki şimdiki gibi şarkı söyleyebildiğimiz karaoke yapabildiğimiz platformlarda yoktu ancak saç fırçamızla şarkılarımızı söylediğimiz ve kendimizi pop star olarak gördüğümüz hayal gücümüz ve neşemiz vardı.
Ne yazık ki çok şey kaybettik o zamandan bu zamana dek. Saygımızı yitirdik güvenimizi ilişkilerimizi yitirdik. Her sabah daha kötü haberlerle uyanır olduk. Sokağımızdaki tatlı küçük çocukları kucaklayıp sevmeye korkar olduk.
Aşk olsun sana çocuk! Şu güzel havada bir kahve içecektim neleri düşündürdün bana ne kadar eskilere götürdün beni. Dünya dinamik bir süreç hayat hızla akıp gidiyor. Dünya değişiyor teknoloji gelişiyor biz de değişmeliyiz biz de gelişmeliyiz tabii ki ama ben şimdi nasıl anlatayım ki sana o zamanlar çok güzeldik ve sen o zamanların sonunda geldin dünyaya. Nasıl anlatabilirim ki insani değerlerde, komşuluk ilişkilerinde, sanatta, sporda bir otuz dört yıl geriye gidebilsek elli yıl ileriye gidebiliriz diye … Bunu sana nasıl anlatayım çocuk!
ERGİN ERSÖZ