ERGİN ERSÖZ YAZDI : "ŞEHİRLERİN HAFIZASINI BURUNLA OKUMAK"

12/6/2025

ŞEHİRLERİN HAFIZASINI BURUNLA OKUMAK

Geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmak için her zaman zaman makinelerine ya da tozlu ansiklopedi sayfalarına ihtiyacımız yoktur; bazen sokak arasında aniden burnumuza çalınan tek bir koku, bizi çocukluğumuzun o rengarenk bayram sabahlarına götürmeye fazlasıyla yeter. İnsan hafızası, kelimelerden ve görüntülerden ziyade kokuların o görünmez ama sımsıcak atlasında saklar en kıymetli hazinelerini. Bugün beton blokların arasında kaybolan modern şehirlerin sokaklarında yürürken, aslında burnumuz hep o eski, tanıdık ve bizi biz yapan eski Türkiye’nin o naif kokularını arıyor. Eski bir apartman girişinden yayılan o hafif nemli rutubet kokusu, aslında sadece taşın ve suyun birleşimi değil, içinde kaç kuşağın kahkahalarını, hüzünlerini ve ayak seslerini barındıran muazzam bir zaman tünelidir. Şairlerin dizelerinde aradığı, ressamların tuallerine yansıtmaya çalıştığı o saklı zaman dilimi, bir mahalle bakkalının önündeki çuvaldan yükselen taze çekilmiş kahve kokusunda gizlidir. Bizler, o kokuların içine doğmuş, o kokularla büyümüş ve ne yazık ki o kokuları modernleşme denen o acımasız canavara kurban vermiş son kuşağın şanslı çocuklarıyız. İstanbul’un ahşap konaklarının pencerelerinden sarkan hanımellerinin kokusu, bir dönem bu ülkenin sokaklarındaki en zarif kartvizitti. Arabaların egzozlarından çıkan o kurşunlu benzin kokusu bile, o dönemin çocukları için babalarının işten dönüşünü, ailece çıkılan o neşeli hafta sonu pikniklerini müjdeleyen garip bir neşe kaynağıydı. Tarih, sadece savaşların, antlaşmaların ve büyük komutanların isimlerinin yazıldığı soğuk odalardan ibaret değildir; gerçek tarih, o sokaklarda pişen tarhana çorbasının buğusunda, fırından yeni çıkmış somunun kokusunda gizlidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Beş Şehir"inde anlattığı o derin ruh, aslında şehirlerin burun sızlatan, insanı kalbinden yakalayan o koku coğrafyasından başka bir şey değildi. Bir kentin hafızası, belediye arşivlerindeki sararmış belgelerde değil, o kentin sokaklarındaki seyyar satıcıların tezgahından yükselen o davetkar kokularda can bulur. Kokular, zamanın akışına direnen, sınırları ve sınır kapıları olmayan yegane özgür sığınaklarımızdır. Ne zaman eski bir kitabın sayfalarını çevirsem, içinden yükselen o sararmış kağıt kokusu bana sahaf dükkanlarında ömrünü tüketmiş eski bilgelerin bilgece tebessümlerini hatırlatır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Ankara’nın o yeni kurulan bozkır sokaklarında yükselen taze kireç ve harç kokusu, aslında yeni bir ülkenin, yeni bir umudun ve geleceğin kokusuydu. Atatürk’ün Florya Köşkü’nün bahçesinde gezinirken içine çektiği o deniz kokusuyla karışık iğde ağaçlarının kokusu, bir milletin bağımsızlık rüyasının en zarif şahididir. Nazım Hikmet’in memleket hasretiyle yanıp tutuştuğu o soğuk Moskova akşamlarında burnunda tüten şey, muhtemelen memleketinin toprak kokusundan, o fırınların önündeki taze pide kokusundan başkası değildi. Bizler bugün akıllı telefonların ekranlarına hapsolmuşken, kokuların o iyileştirici ve birleştirici gücünü ne kadar da çabuk unuttuk. Her koku bir hikaye anlatır ve her hikaye, insanı kendi çocukluğunun o masum, o hesapsız kitapsız günlerine götüren gizli bir patikadır. Yahya Kemal’in Aziz İstanbul’u, sadece kubbeler ve minareler şehri değil, aynı zamanda denizden gelen o tuzlu rüzgarla mahalle aralarındaki ıhlamur kokularının birbirine karıştığı bir rüya coğrafyasıydı. Sokaklarında hanımeli kokmayan bir şehir, ruhunu kaybetmiş, sadece taştan ve betondan ibaret kalmış ruhsuz bir hapishanedir. Eski Türkiye’nin kokuları, insanların birbirine güven duyduğu, kapıların kilitlenmediği, komşunun açlığını komşunun hissettiği o vicdanlı günlerin kokusudur. Bayram harçlığıyla alınan o yeni kunduraların o keskin deri kokusu, bir çocuğun dünyasındaki en büyük zenginliğin ve mutluluğun resmiydi. Soba üzerinde kurutulan mandalina kabuklarının o odayı kaplayan mayhoş kokusu, kış aylarının en sıcak, en samimi aile tablosunu çizerdi zihinlerimize. Kentler büyüdükçe, binalar yükseldikçe ve yollar asfaltla kaplandıkça, doğanın o canım kokuları da birer birer terk etti bizi. Şimdi bizler, parfüm şişelerine hapsedilmiş yapay doğa kokularıyla avunmaya çalışan modern zamanın yalnız ve şaşkın yolcularıyız. Oysa bir şehrin gerçek kokusu, onun pazar yerlerindeki taze sebzelerin, kasap dükkanlarındaki etlerin, baharatçılardaki o gizemli otların karışımından doğan o organik senfonidir. Evliya Çelebi, yüzlerce yıl önce Seyahatname’sini yazarken şehirlerin sadece kalelerini değil, o şehirlerin gül sularını, misklerini ve hamamlarındaki o sabun kokularını da uzun uzun anlatmıştı. Çünkü o da çok iyi biliyordu ki, kokusunu unuttuğumuz bir yeri asla tam anlamıyla sevemez ve oraya ait hissedemeyiz kendimizi. Bir kentin sokaklarında yürürken, ayaklarımızın altındaki taşların kokusu bile bize orada daha önce yaşamış olanların ayak izlerini fısıldar. Bugün eski bir konağın kapısını araladığınızda yüzünüze vuran o ahşap kokusu, o evde yaşanmış aşkların, edilen duaların ve çekilen acıların sessiz birer çığlığı gibidir. Kokular, insanı zamanda geriye doğru fırlatan en güçlü ve en adil hafıza fişekleridir. Bir işçinin alnından sızan o helal ter kokusu, bu ülkenin harcını karan en asil, en kutsal kokulardan biridir. Fabrika bacalarından yükselen o tüten duman kokusu, bir dönem kalkınmanın, üretmenin ve kendi kendine yetebilmenin o gururlu sembolüydü sokaklarımızda. Akşamüstü eve dönen babaların paltolarına sinmiş o dışarının, rüzgarın ve ekmek kavgasının kokusu, çocuk kalplerimizin en güvenli sığınağıydı. Bizler, o kokuların rehberliğinde yönümüzü bulur, o kokuların sıcaklığıyla battaniyenin altına sokulurduk. Postacının getirdiği mektupların üzerindeki o mürekkep ve uzaktaki sevgilinin ten kokusu, postanelerin o loş koridorlarında günlerce bekleyen umutların kokusuydu. Şimdi e-postaların, kısa mesajların dünyasında hiçbir koku yok; her şey ne kadar da steril, ne kadar da soğuk ve ne kadar da birbirinin aynı. Eski defterlerin arasında kurutulmuş o tek bir gül yaprağının kokusu, yıllar sonra bile o ilk aşkın heyecanını ilk günkü gibi taze tutabilen yegane mucizedir. Şehirlerin hafızası, o şehirlerde yaşayan insanların ortak koku kütüphanesidir ve biz bu kütüphanenin sayfalarını korumak zorundayız. Bir kenti sadece gözlerimizle değil, burnumuzla, kulaklarımızla, tüm duyularımızla yaşamadığımız sürece o kentin kültürünü asla tam olarak kavrayamayız. Rutubetli bodrum katlarındaki o eski plakların, tozlu kitapların kokusu, bizi tarihin en dramatik, en büyüleyici dönemlerine götüren birer davetiyedir. Çamaşır iplerine asılmış, rüzgarda sallanan beyaz çarşafların o temiz beyaz sabun kokusu, pazar günlerinin o dingin, o telaşsız huzurunu anlatırdı tüm mahalleye. Sokak lambalarının altında pineleyen mahalle köpeklerinin, tüylerine sinmiş o yağmur kokusu bile o sokakların doğal birer parçasıydı. Berber dükkanlarından sokağa taşan o keskin tıraş kolonyası kokusu, erkeklerin pazar bakımlarının ve memleket meselelerinin tartışıldığı o hararetli sohbetlerin kokusuydu. Aktarların önünden geçerken genzimizi yakan o tarçın, karanfil ve zencefil kokuları, Doğu’nun o bin yıllık şifa kültürünü modern kentin göbeğine taşıyan büyülü birer esintidir. Bir tren istasyonunun o demir, kömür ve vagon kokusu, ayrılıkların ve kavuşmaların o en yüksek perdeden yaşanan duygusal tarihini yansıtır. Gar binalarının o yüksek tavanlarında yankılanan düdük seslerine eşlik eden o keskin kömür kokusu, Anadolu’nun uzak köylerine uzanan umut yolculuklarının simgesiydi. Deniz kenarındaki o paslı zincirlerin, yosun tutmuş iskele kazıklarının kokusu, balıkçı teknelerinin motorundan çıkan o mazot kokusuyla birleştiğinde ortaya çıkan o salaş deniz senfonisi, sahil kasabalarının en sahici kimliğiydi. Biz o kokularla büyüdük, o kokularla sevdik bu toprakları ve o kokularla kurduk geleceğe dair en güzel rüyalarımızı. Şimdi arkamıza dönüp baktığımızda, o kokuların her birinin eski Türkiye’nin o zarif, o acelesiz ve o insanı merkezine alan dünyasına ait birer altın anahtar olduğunu çok daha iyi anlıyoruz. Kentlerin o kendine özgü koku haritalarını yeniden çıkarmalı, o silinen hafızayı sokaklarımıza yeniden davet etmeliyiz. Hanımelinin o baygın ama asil kokusunu yeniden duymak, sadece bir çevre meselesi değil, aynı zamanda kültürel bir kopuşa karşı verilecek en zarif direniştir. Bu yazı, o kaybolan kokuların ardından yakılmış edebi bir ağıt değil, aksine o kokuların sıcaklığını bugün de yaşatmak isteyen bir hafıza tazeleme çabasıdır. Çünkü unutmamalıyız ki, kokusunu kaybeden bir toplum, geçmişine dair en canlı, en organik bağlarını da kendi elleriyle koparmış demektir. Gelin şimdi, o eski sokakların, o eski insanların ve o eski güzel günlerin kokularının izini sürmek için hep birlikte tarihin o gizemli ve koku dolu dehlizlerine doğru bir yolculuğa çıkalım.

Tarihin o büyük ve görkemli sahnesine baktığımızda, imparatorlukların yükselişinin ve çöküşünün bile aslında kokular üzerinden okunabileceğini görürüz; Doğu’nun baharat yolları, Batı’nın ipek yolları hep o mistik kokuların peşinden giden insanların kanıyla ve teriyle sulanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde şehre sadece askerleriyle değil, o dönem kültürün ve zarafetin en büyük simgesi olan misk ve amber kokularıyla girmiş, Ayasofya’nın duvarlarını gül sularıyla yıkatmıştı. Şehrin hafızasındaki o ilk büyük koku devrimi, Osmanlı’nın o kozmopolit yapısında, her inancın ve her kültürün kendi ibadethanesinden, kendi mutfağından sokağa saldığı o benzersiz kokularla şekillenmişti. Kanuni Sultan Süleyman’ın şair kimliğiyle yazdığı şiirlerde sevgilinin saçlarını hep o nadide kokularla tasvir etmesi, saray kültürünün kokuya verdiği o muazzam değerin en açık kanıtıdır. yüzyıllar sonra, Osman Hamdi Bey’in o meşhur fırçasından çıkan tablolarda, kaplumbağa terbiyecilerinin veya cami önündeki kadınların arkasında hep o tütsülerin, o eski buhurdanlıkların kokusunu hisseder gibi oluruz. Abdülhamid döneminde Yıldız Sarayı’nın bahçesine dünyanın dört bir yanından getirilen nadide çiçeklerin kokusu, o dönemin çalkantılı siyasi atmosferine inat, saray duvarlarının arkasında bambaşka bir dünya yaratmıştı. İstanbul’a gelen yabancı seyyahlar, örneğin şair Gérard de Nerval veya yazar Pierre Loti, anılarında bu şehri anlatırken hep o oryantalist kokulardan, kahvehanelerdeki tütün ve nargile kokularından bahsetmişlerdir. Onların gözünde Doğu, sadece bir coğrafya değil, aynı zamanda insanın başını döndüren, onu gerçek dünyadan koparan büyülü bir kokular silsilesiydi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlayan o büyük modernleşme hamlesi, şehirlerin koku haritasını da kökten değiştirmeye başladı. Anadolu’nun o yoksul ama gururlu kasabalarına giden demiryolları, beraberinde sadece medeniyet ve sanayi değil, o buharlı trenlerin o güçlü kömür ve demir kokusunu da taşıyordu. Fabrikalar kuruluyor, Sümerbank’ın o yerli üretim kumaş dükkanlarından sokağa yayılan o yeni tekstil, pamuk ve dokuma kokusu, ekonomik bağımsızlığın en somut kokusu haline geliyordu. O dönemin çocukları için Sümerbank’tan alınan bayramlık elbiselerin o kendine has yeni kumaş kokusu, vatana ve geleceğe duyulan o sarsılmaz güvenin bir diğer adıydı. Şair Orhan Veli Kanık, "Sere serpe" uzanmış İstanbul’u dinlerken gözleri kapalı, aslında sadece sesleri değil, o şehrin denizinden, balıkçılarından, fabrikalarından yükselen kokuları da içine çekiyordu. Onun şiirlerindeki o yalınlık, mahalle aralarındaki o fakir ama gururlu evlerde pişen o mütevazı yemeklerin, o taze ekmeğin kokusuyla doğrudan bağlantılıydı. Sait Faik Abasıyanık, Burgazada’daki evinin önünde oturup denizi ve balıkçıları yazarken, hikayelerinin satır aralarına o deniz yosununun, balık pullarının ve adanın o çam ağaçlarının kokusunu öyle bir sindirmiştir ki, okurken burnunuz sızlar. Onun kahramanları olan o sıradan balıkçılar, o boyacı çocukları, hep o hayatın içinden gelen, o ekmek kavgasının kokusunu taşıyan sahici insanlardı. Türkiye, 1950’li ve 60’lı yıllarla birlikte büyük bir göç dalgasıyla çalkalanırken, köyden kente taşınan insanlar şehirlerin o eski banliyölerine kendi köy kokularını, kendi tandır ekmeklerinin ve tezeklerinin kokusunu da getirdiler. Bu, şehirlerin hafızasında yaşanan o büyük ve sancılı kültürel çatışmanın, koku üzerinden verilen o sessiz savaşın en somut göstergesiydi. Kentlerin merkezindeki o eski apartmanlar ise, o dönemde kurşunlu benzin kullanan o Amerikan arabalarının, o meşhur "Chevrolet"lerin, "Ford"ların egzozlarından çıkan o keskin kokularla tanışıyordu. O kurşunlu benzin kokusu, o dönemin insanı için ilerlemenin, zenginleşmenin ve o çok özenilen Batılı hayat tarzının modern bir simgesi olarak algılanıyordu sokaklarda. Aynı yıllarda, evlerin içine giren o ilk çamaşır makineleri ve merdaneli temizlik araçları, evlerin koku kültürüne o deterjan kimyasallarını sokmadan önce, Arap sabununun o temiz, o doğal kokusu hüküm sürüyordu her yerde. Annelerimizin cumartesi günleri tahta zeminleri o Arap sabunuyla silmesinden sonra eve yayılan o koku, temizliğin ve aile huzurunun bu dünyadaki en net tanımıydı. Apartmanların o loş, o loş ışıklı merdiven boşluklarında biriken o rutubet kokusu ise, aslında o binaların betonlaşırken kaybettiği o toprak ananın, o eski bahçelerin toprağının altından gelen sessiz bir protestosuydu. Her apartman girişi, orada yaşayan ailelerin o akşam pişen yemeklerinin kokularının birbirine karıştığı ortak bir mutfak bülteni gibiydi adeta. Üst katta pişen bir karnabaharın kokusuyla, alt kattaki o taze kızartılmış balığın kokusu merdivenlerde buluşur, komşuluğun o ortak kaderini çizerdi sessizce. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’nda Feride’nin Anadolu yollarında karşılaştığı o yoksul okul odalarındaki tebeşir ve eski tahta kokusu, idealist bir kuşağın cehaletle savaşırken soluduğu o kutsal hava gibiydi. Refik Halid Karay’ın o sürgün yıllarında yazdığı memleket hikayelerinde, Anadolu’nun o kurak bozkırının, o tozlu yollarının kokusu, bir aydının memleketine duyduğu o derin aşkın ve hasretin edebi birer vesikasıdır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, "Karadutum, çatal karam, çingenem" derken, aslında Anadolu’nun o bereketli topraklarındaki o olgunlaşmış dutların, o taze kır çiçeklerinin ve o kerpiç evlerin kokusunu nakşediyordu tuvallerine ve şiirlerine. Sanatçılarımız, bu toprakların kokusunu hiçbir zaman yabancı parfüm markalarına değişmediler; çünkü onlar çok iyi biliyorlardı ki, bu toprakların gerçeği o kokularda saklıydı. Tarihçi İlber Ortaylı’nın her fırsatta dile getirdiği o "eski İstanbul zarafeti", aslında sokaklardaki insanların birbirine olan saygısından, o mahalle aralarındaki çiçek amelelerinin yetiştirdiği güllerin, hanımellerinin kokusuna kadar uzanan bütüncül bir estetik dünyaydı. Bir toplumun estetik seviyesi, o toplumun sokaklarına saldığı kokularla ve o kokulara gösterdiği saygıyla doğrudan doğruya ölçülebilir. İstanbul’un o meşhur tramvaylarının ahşap koltuklarına sinmiş olan o binlerce yolcunun ortak kokusu, bu şehrin her gün yeniden yazılan o canlı, o hareketli tarihinin en büyük sessiz tanığıydı. O tramvaylarda işe giden memurun, okula giden öğrencinin, pazardan dönen ev hanımının kokuları birbirine karışır, ortaya o dönemin toplumsal dayanışmasının o eşsiz kokusu çıkardı. Şimdi o nostaljik tramvaylar sadece turistik birer obje olarak İstiklal Caddesi’nde boy gösterirken, içlerindeki o eski insan kokularından, o samimiyetten ne yazık ki çok uzaklar. Deniz yollarının o meşhur şehir hatları vapurlarının o ahşap güvertelerinde oturup çay yudumlarken burnunuza gelen o deniz tuzu ve motor yağı kokusu, İstanbul’da yaşamanın o en büyük keyiflerinden birinin koku hafızasındaki yeridir. O vapurlar, sadece iki yakayı birbirine bağlayan araçlar değil, aynı zamanda bu şehrin deniz kültürünü, o martılara atılan simitlerin kokusunu nesilden nesile taşıyan yüzen birer kültür sarayıydı. Sunay Akın’ın oyuncak müzesindeki o eski, tahta ve teneke oyuncakların kokusu bile, bize çocukluğun o masumiyet döneminin, o endüstriyel olmayan, o el emeği göz nuru üretimin kokusunu hatırlatır. O oyuncakların boyalarındaki o hafif kokuda, bir dönemin çocuklarının kurduğu o devasa hayallerin, o saf ve temiz dünyaların izleri gizlidir bugünkü gibi plastik kokmayan. Bugün her yeri kaplayan o çin malı plastik oyuncakların o itici, o kimyasal kokusu, modern dünyanın çocuklarımıza sunduğu o yapay ve tehlikeli dünyanın en somut, en acımasız göstergesidir. Bizler, o teneke arabaların, o bez bebeklerin o mütevazı kokularıyla büyürken, hayal gücümüzü o kokuların açtığı o gizli kapılardan geçirerek beslerdik. Türk sinemasının o unutulmaz Yeşilçam filmlerinde, Münir Özkul’un, Adile Naşit’in o sıcacık aile filmlerinde setlerden yükselen o taze çay ve soba kokusunu neredeyse ekranın arkasından hissederdik. O filmlerin bu kadar çok sevilmesinin ve zamana meydan okumasının sırrı, o filmlerdeki her karakterin bizim mahallemizdeki o tanıdık kokuları, o samimiyeti taşıyor olmasındaydı. Tarık Akan’ın, Kemal Sunal’ın o filmlerde canlandırdığı o halk kahramanları, o fabrikalarda, o sokaklarda o helal ekmek kokusunun peşinden koşan o temiz kalpli insanlardı. Biz o insanların kokularıyla büyüdük, onlarla güldük, onlarla ağladık ve onlarla öğrendik insan olmanın o en temel, o en asil değerlerini. Şimdi o sinema salonlarının o kendine has patlamış mısır ve eski koltuk kokusu da yerini alışveriş merkezlerinin o soğuk, o merkezi havalandırmalı steril sinemalarına bıraktı. O eski salonlardaki o yaşanmışlık kokusu, o her filmin ardından salonda kalan o kolektif duygu yoğunluğu modern sinemalarda asla bulunamaz. Şehirlerin hafızasındaki bu koku kırılması, aslında toplumsal hafızamızda yaşanan o büyük, o geri dönüşü zor olan kültürel erozyonun en somut belgesidir. Eskiden her mahallenin bir koku kimliği vardı; kiminde fırından yükselen taze un kokusu, kiminde marangozhaneden yayılan o taze talaş kokusu baskındı. O talaş kokusu, ağacın o canım doğasını kentin göbeğine taşır, çocukların o ahşap parçalarıyla yeni oyunlar oynamasına vesile olurdu. Şimdi o marangozhaneler de şehir dışındaki sanayi sitelerine taşındı ve mahallelerimiz o talaş kokusundan, o el emeğinin o sıcak kokusundan mahrum kaldı. Sokaklarımız artık sadece arabaların o egzoz gazlarıyla, o asfalttan yükselen o boğucu sıcaklıkla kokuyor ve biz buna modern şehir hayatı diyoruz. Hanımelinin o asil kokusu, o beton duvarların ardında can çekişirken, bizler evlerimize astığımız o yapay oda spreyleriyle o doğayı taklit etmeye çalışıyoruz ne acı. Bu, insanın kendi elleriyle yıktığı o doğal cennetin ardından, plastik çiçeklerle avunmaya çalışmasından farksız olan trajik bir komedidir aslında

Kelimelerin ve hikayelerin bu uzun soluklu yolculuğunun sonuna doğru gelirken, anlıyoruz ki şehirlerin hafızasını kokular üzerinden okumak, aslında kendi kaybolan ruhumuzu arama çabasından başka bir şey değildir. Kokular, zamanın o acımasızca akan nehrine karşı durabilen, geçmişi bugüne, bugünü de geleceğe bağlayan o en zarif, o en görünmez köprülerdir. Eski Türkiye’nin o naif, o acelesiz, o birbirine güvenen insanlarının kokularını sokaklarımızda yeniden duyamıyorsak, bu sadece bir çevre sorunu değil, toplumsal vicdanımızın da çölleştiğinin göstergesidir. Bir şehri yaşanabilir kılan şey, onun gökdelenlerinin yüksekliği veya yollarının genişliği değil, sokaklarında yürüyen insanların ruhuna üflediği o koku estetiğidir. Gelecek nesillere sadece betondan ve asfalttan ibaret, plastik kokan ruhsuz kentler bırakmak, onlara yapılabilecek en büyük, en geri dönülemez kötülüktür. Çocuklarımızın hafızasında soba üzerinde kızaran o mandalina kabuğunun kokusu, o bahçe duvarından sarkan hanımelinin esintisi yoksa, onların çocuklukları hep bir yanıyla eksik, hep bir yanıyla o endüstriyel dünyanın esiri kalacaktır. Bizler, o eski kokuların son koruyucuları, o eski güzel günlerin son şahitleri olarak, bu koku mirasını yaşatmak ve kelimelerimizle de olsa yarına taşımakla mükellefiz. Şairlerin, yazarların, tarihçilerin ve sanatçıların o eserlerinde yaşattığı koku haritaları, bizim bu topraklara olan aidiyetimizin en güçlü, en sahici tapu senetleridir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu Cumhuriyet, sadece siyasi ve ekonomik bir başarı değil, aynı zamanda bu toprakların kendi öz kokularına, kendi yerli üretimine ve kendi insanının o helal alın terine sahip çıkma hareketidir. Sümerbank kumaşının kokusunu, tren istasyonlarının o umut dolu kömür kokusunu unuttuğumuz gün, o bağımsızlık ruhunun da bir parçasını kaybetmişiz demektir. Şimdi modern zamanların o yapay, o steril ve o herkesi birbirine benzeten tek tipleştirici dünyasına karşı, o eski kokuların o asi, o özgün ve o karakterli duruşuna sığınma zamanıdır. Evlerimizin pencerelerine yeniden hanımelleri ekmeli, sokaklarımızdaki o eski apartman girişlerinin o yaşanmışlık kokan rutubetine bile birer tarihi eser gibi hürmetle bakmalıyız. Sahaf dükkanlarının o sararmış kağıt kokusunda saklanan o kadim bilgiyi, o eski plakların o cızırtılı seslerindeki o koku senfonisini genç kuşaklarla buluşturmalıyız. Bir kentin sokaklarında yürürken gözlerimizi kapatıp sadece burnumuzla o kenti dinlemeyi, o kentin saklı hikayelerini kokular üzerinden okumayı yeniden öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Deniz hatları vapurlarımızın o ahşap güvertelerindeki o iyot kokusunu, o martıların çığlıklarına eşlik eden o taze simit kokusunu gözümüz gibi korumalıyız. Mahalle bakkalımızın o çuvallardan taşan taze bakliyat ve kahve kokusu, bizi o devasa süpermarketlerin o soğuk, o endüstriyel ve o florasan ışıklı kokusuzluğundan kurtaracak yegane sığınaktır. İnsan, kokusunu aldığı ve o kokuyla bağ kurduğu yeri evi olarak kabul eder; bu yüzden bu ülkenin, bu şehirlerin eski kokularına sahip çıkmak, aslında vatan sevgisinin en zarif, en rafine biçimidir. Sunay Akın’ın o her objede bir insan kalbi bulan o güzel bakışıyla bitirecek olursak; hayat, bir çocuğun bayram sabahı giydiği o yeni kunduraların keskin deri kokusu kadar taze ve o soba arkasında uyuyan kedinin tüylerindeki o sıcaklık kadar masum olmalıdır. Biz o masumiyeti, o tazeliği ve o hesapsız kitapsız insanlığı o eski kokuların arasında bıraktık ama onları oradan çekip çıkarmak, bugün bizim elimizdedir. Kalemimiz, o kokuların o uçucu doğasını kelimelerin o kalıcı atlasına nakşetmek için dönmeye devam edecek, şehirlerimizin o silinen hafızasını her satırda yeniden canlandıracaktır. Ne zaman bir sokak arasında başınızı gökyüzüne doğru kaldırıp o eski bir evin duvarından sarkan o bir tek çiçek kokusunu duyarsanız, bilin ki eski Türkiye, tüm zarafetiyle, tüm sıcaklığıyla ve tüm umuduyla hala orada, bir yerlerde sizin onu fark etmenizi beklemektedir. Kokular asla yalan söylemez ve kokular asla unutmaz; onlar zamanın en sadık, en vefakar bekçileridir o sokak lambalarının altında. Gelin, o bekçilere selam verelim, o kokuların rehberliğinde kendi içimizdeki o masum çocuğu yeniden bulalım ve şehirlerimizin o canım koku haritasını yarının çocuklarına birer gurur mirası olarak devredelim. Sokakları hanımeli kokan, apartman girişleri yaşanmışlık fısıldayan, denizleri iyot ve emek kokan o güzel ülkemizin o asil ruhu, kokuların o sihirli kanatlarında sonsuza dek yaşasın. Ve bu yazı, o kaybolan ama asla yok olmayan, burnumuzun direğini sızlatan o tüm eski Türkiye kokularına, o güzel insanlara ve o unutulmaz hatıralara adanmış edebi bir saygı duruşu olarak tarihin o kokulu sayfalarındaki yerini alsın. Şehirlerimizin hafızası, bizim de hafızamızdır; koku biterse hafıza biter, hafıza biterse insanlık biter, o yüzden kokularımıza, yani ruhumuza sonuna kadar sahip çıkalım. Kalemimin ucundan dökülen bu son cümleler , o eski sokakların o güzel kokularıyla harmanlanıp okuyucunun kalbine ulaşıyorsa, bir yazar olarak benim için bu dünyadaki en büyük, en anlamlı ve en kokulu ödül budur. Yazıyı bitirirken, pencerenizi açtığınızda burnunuza çalınacak o ilk doğal kokunun size çocukluğunuzun o en mutlu gününü hatırlatmasını diliyor, kalbinizdeki o eski Türkiye kokularının hiç eksilmemesini temenni ediyorum. Hoşça kalın, sevgiyle kalın ve en önemlisi, o güzelim kokuların o büyüleyici dünyasında, o hafızanın o taze, o hep canlı kalan o muazzam sokaklarında hep o çocuksu merakla yürümeye devam edin.

ERGİN ERSÖZ