ERGİN ERSÖZ YAZDI : " İNSAN ZİHNİNİN EN GARİP SOKAKLARI"


İNSAN ZİHNİNİN EN GARİP SOKAKLARI
Dünyanın en garip yeri neresi diye sorulsa çoğumuz bir ada, bir çöl ya da sislerin arasına saklanmış eski bir şatoyu düşünürüz. Oysa en tuhaf coğrafya kafatasımızın birkaç santimetre altında durmaktadır. İnsan zihni bazen bir kütüphane kadar düzenli görünür. Bazen de bütün rafları devrilmiş bir arşive benzer. Çoğu gün onunla sessiz bir anlaşma içinde yaşarız. Gördüğümüz şeylerin gerçekten var olduğuna inanırız. Karşımızdaki insanların kim olduklarını bildiğimizi varsayarız. Aynaya baktığımızda gördüğümüz kişinin biz olduğundan şüphe etmeyiz. Fakat psikiyatri tarihi, bu güven duygusunun sandığımız kadar sağlam olmadığını gösteren sıra dışı hikâyelerle doludur.
Bazı rahatsızlıklar vardır ki insan onları ilk duyduğunda bir roman kahramanının hayal ürünü sanır. Fakat bu hikâyelerin tamamı gerçek insanların yaşamlarından çıkmıştır. Örneğin bir sabah uyandığınızı ve yıllardır aynı evde yaşadığınız eşinizin aslında eşiniz olmadığını düşündüğünüzü hayal edin. Yüzü aynıdır. Sesi aynıdır. Alışkanlıkları aynıdır. Buna rağmen içinizde onu tanımayan bir parça vardır. Capgras Sendromu tam olarak böyle çalışır. Hasta, sevdiği insanların yerini kusursuz taklitçilerin aldığına inanır. Bu durum yalnızca bir yanılgı değildir. Kişi için mutlak bir gerçektir. Dışarıdan bakıldığında saçma görünen fikir, onun zihninde tartışılmaz bir kesinlik kazanmıştır.
Psikiyatri literatürünün daha da şaşırtıcı misafirleri vardır. Cotard Sendromu bunlardan biridir. Bu sendromu yaşayan bazı insanlar öldüklerine inanır. Evet, nefes alırlar. Konuşurlar. Yürürler. Hatta doktorlarla uzun uzun sohbet edebilirler. Fakat yine de ölü olduklarını düşünürler. Bazıları organlarının kaybolduğunu söyler. Bazıları bedenlerinin çürüdüğüne inanır. Bir hasta ise cehennemde yaşadığını iddia etmiştir. İnsan zihni bazen öyle karmaşık yollar çizer ki mantık onun ardından yetişmekte zorlanır.
İşin ilginç tarafı bununla da bitmez. Fregoli Sendromu adı verilen başka bir tabloda kişi, çevresindeki farklı insanların aslında aynı birey olduğunu düşünür. Kasiyer başka biridir. Garson başka biridir. Otobüste oturan yolcu başka biridir. Ama hasta hepsinin tek bir kişi olduğuna inanır. Üstelik bu kişinin sürekli kılık değiştirdiğini düşünür. Böyle bir dünyada yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu hayal etmek bile zordur. Her köşe başında aynı yüzün saklandığını düşünmek, bir dedektif romanının içine hapsolmak gibidir. İnsan bir süre sonra kendi gözlerine bile güvenemez hâle gelir.
Psikiyatri tarihinin bazı sayfaları ise neredeyse fantastik edebiyatı andırır. Alice Harikalar Diyarında Sendromu bunun en güzel örneklerinden biridir. Bu durumu yaşayan insanlar nesnelerin boyutlarını olduğundan farklı algılayabilir. Bir sandalye dev bir anıta dönüşebilir. Bir oda küçücük görünebilir. Kendi elleri bile yabancılaşmış hissedilebilir. Lewis Carroll'ın yarattığı dünyayı andırdığı için bu isim verilmiştir. Ancak burada söz konusu olan şey bir masal değil, gerçek bir nörolojik deneyimdir. İnsan zihni bazen kendi ölçü cetvelini kırar ve dünyayı yeniden çizmeye başlar.
Daha da ilginç olanlar vardır. Yabancı El Sendromu bunlardan biridir. Bu rahatsızlıkta kişinin eli bazen kendi iradesinden bağımsız hareket edebilir. Bir el gömleğin düğmesini iliklerken diğer el düğmeyi açabilir. Kişi kendi uzvuyla mücadele etmek zorunda kalabilir. Bilim insanları bu tabloyu incelediklerinde beynin farklı bölgeleri arasındaki iletişimin ne kadar karmaşık olduğunu daha iyi anlamaya başlamışlardır. Çünkü bazen insan yalnızca dünyaya değil, kendi bedenine de yabancılaşabilir.
Psikiyatri tarihinin koridorlarında dolaştıkça insan garip bir duyguya kapılır. Bu vakalar ilk bakışta tuhaf görünür. Hatta bazıları insana gülümsetebilir. Fakat biraz daha yakından bakıldığında her birinin çok derin sorular sorduğu fark edilir. Gerçeklik nedir? Kim olduğumuzu nasıl biliriz? Gördüğümüz şeylere neden güveniriz? Hafızamızın doğru çalıştığından nasıl emin oluruz? Bir insanın dünyayı algılayış biçimi değiştiğinde, dünya gerçekten değişmiş sayılır mı? Psikiyatri tarihinin en sıra dışı vakaları işte bu nedenle yalnızca tıbbi kayıtlar değildir. Onlar aynı zamanda insan olmanın sınırlarını gösteren aynalardır. Ve o aynalara bakıldığında görülen şey çoğu zaman beklenenden çok daha şaşırtıcıdır.
Psikiyatri tarihinin en ilginç yönlerinden biri, bazı vakaların yalnızca hastaları değil, onları inceleyen doktorları da şaşkına çevirmesidir. Çünkü bazı rahatsızlıklar insanın neyi gerçek kabul ettiğine dair temel kuralları bozar. Bir gün bir doktorun karşısına çıkan hasta, bulunduğu hastanenin aslında başka bir şehirde olduğunu iddia edebilir. Odayı görmektedir. Pencereden dışarı bakmaktadır. Koridorları tanımaktadır. Buna rağmen bulunduğu yerin bir kopya olduğuna inanır. Reduplikatif Paramnezi adı verilen bu durum, mekân algısının ne kadar kırılgan olabileceğini gösterir. İnsan bazen yalnızca insanları değil, şehirleri de yanlış tanıyabilir.
Daha da tuhaf olanı, bazı insanların hayvanlara dönüştüklerine inanmasıdır. Klinik Likantropi adı verilen bu nadir tabloda kişi bir kurt, köpek ya da başka bir canlıya dönüştüğünü düşünebilir. Orta Çağ'da bu tür vakalar doğaüstü olaylar olarak yorumlanıyordu. Bazıları lanetlendiğini sanıyordu. Bazıları şeytani güçlerden söz ediyordu. Modern psikiyatri ise bu deneyimlerin beynin işleyişiyle ilişkili olduğunu göstermiştir. Yine de bir insanın aynaya bakıp kendi yüzünde başka bir canlı görmesi son derece sarsıcıdır. Masallardaki kurt adam hikâyeleri, belki de bu tür deneyimlerin kültürel yankılarından biridir.
Bazı rahatsızlıklar ise bir şehre bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Paris Sendromu bunun en ilginç örneklerinden biridir. Özellikle bazı turistlerde görülen bu durum, beklenti ile gerçeklik arasındaki uçurumdan doğar. Yıllarca filmlerde ve kartpostallarda kusursuz görünen bir şehir hayal edilir. Sonra o şehre gidilir. Trafik görülür. Kalabalık görülür. Yorgunluk hissedilir. Ve bazı kişiler için bu hayal kırıklığı psikolojik bir krize dönüşebilir. Bir şehrin insana rahatsızlık verebileceği fikri ilk duyulduğunda tuhaf gelir. Fakat insan zihni bazen gerçeklerden çok beklentilere bağlı çalışır.
Buna karşılık Stendhal Sendromu tam tersine işler. Bu kez sorun hayal kırıklığı değil, aşırı hayranlıktır. Özellikle sanat eserleri karşısında ortaya çıkan bu durumda kişi yoğun bir duygusal taşkınlık yaşayabilir. Kalbi hızlanabilir. Baş dönmesi hissedebilir. Hatta bayılabilir. Bir tabloya bakarken fenalaşmak kulağa garip gelir. Ancak insan zihni bazen güzelliğe karşı da savunmasızdır. Floransa'daki müzelerde yıllar boyunca bu tür vakalar kaydedilmiştir. Bazı ziyaretçiler sanatın karşısında adeta duygusal bir fırtınaya yakalanmıştır. Böyle anlarda bir tablo yalnızca bir tablo olmaktan çıkar.
Psikiyatri tarihinde yer alan en ürkütücü örneklerden biri de yabancı düşünce deneyimleridir. Bazı hastalar düşüncelerinin kendilerine ait olmadığını söyler. Zihinlerine dışarıdan fikirler yerleştirildiğine inanırlar. Bazıları ise düşüncelerinin başkaları tarafından çalındığını iddia eder. Bir fikrin bile sahiplik duygusu yaratması ilginçtir. Çünkü çoğumuz düşüncelerimizin doğal olarak bize ait olduğunu varsayarız. Oysa bazı psikiyatrik tablolar bu temel hissi ortadan kaldırabilir. İnsan yalnızca bedenine değil, kendi zihnine de yabancılaşabilir.
Yirminci yüzyılda nörolojik vakalarıyla tanınan doktorlar, şaşırtıcı örnekler kaydetmiştir. Hastalar bazen yüzleri tanıyamaz hâle gelmiştir. Prosopagnozi adı verilen bu durumda kişi annesinin yüzünü bile seçemeyebilir. Seslerden yardım alır. Yürüyüş biçimlerinden yardım alır. Kıyafetlerden yardım alır. Ancak yüzler anlamlarını kaybeder. Düşünün ki bir gün bütün insanların yüzleri birer bilmeceye dönüşüyor. İşte bazı hastalar tam olarak böyle bir dünyada yaşamak zorunda kalmıştır.
Bazı sendromlar ise insanı hem düşündürür hem de hafif bir tebessüm bırakır. Örneğin belirli beyin hasarlarından sonra ortaya çıkan bazı vakalarda kişiler yabancı aksanla konuşmaya başlamıştır. Bu durum Yabancı Aksan Sendromu olarak bilinir. Kişi hiç gitmediği bir ülkenin vatandaşı gibi konuşabilir. Yeni bir dil öğrenmemiştir. Yeni bir aksan çalışmamıştır. Buna rağmen çevresindekiler sesindeki değişimi fark eder. İnsan kimliğinin ne kadarının sesinde saklı olduğunu böyle örneklerde daha iyi anlarız.
Bütün bu vakalar arasında ortak bir nokta vardır. Her biri insan zihninin mutlak bir düzen içinde çalışmadığını gösterir. Günlük hayatta gerçeklik duygusunu doğal kabul ederiz. Oysa beynimiz her saniye sayısız bilgiyi işleyerek bize tutarlı bir dünya sunmaktadır. Bu düzen bozulduğunda ortaya son derece sıra dışı tablolar çıkabilir. Psikiyatri tarihi biraz da bu sıra dışı tabloların tarihidir. Her vaka, insan bilincinin görünmeyen sınırlarından birine işaret eder.
Belki de bu yüzden psikoloji yalnızca hastalıkların incelendiği bir alan değildir. Aynı zamanda insan olmanın ne anlama geldiğini araştıran büyük bir keşif yolculuğudur. Çünkü bir insanın öldüğüne inanarak yaşaması da, annesini bir yabancı sanması da, bir tablo karşısında bayılması da aynı soruya çıkar. Gerçekliği nasıl kuruyoruz? Bu sorunun kesin cevabı hâlâ bulunmuş değildir. Ancak psikiyatri tarihinin en tuhaf vakaları, cevaba giden yolun ne kadar büyüleyici olduğunu göstermeye devam etmektedir.
Psikiyatri tarihinin son sayfalarına gelindiğinde insanın aklına tuhaf bir düşünce geliyor. Belki de dünyanın en ilginç canlısı insan değildir. Belki de insanın zihnidir. Çünkü bir aslan her yerde aslandır. Bir kartal her yerde kartaldır. Fakat insan zihni bazen kendi kurallarını yeniden yazabilir. Üstelik bunu yaparken son derece ikna edici olabilir. Psikiyatri tarihini büyüleyici kılan da budur. Burada yalnızca hastalıklar yoktur. Burada alternatif gerçeklikler vardır. Her biri insan beyninin yazdığı sıra dışı hikâyelerdir.
Örneğin Truman Sendromu adı verilen olguya rastlayan biri, ilk anda bunun bir sinema filmiyle ilgili olduğunu düşünebilir. Oysa bazı insanlar gerçekten de hayatlarının gizlice yayınlanan dev bir televizyon programı olduğuna inanmıştır. Sokakta yürüyen insanlar oyuncudur. Komşular oyuncudur. Aile üyeleri oyuncudur. Kameralar ise ustalıkla saklanmıştır. Böyle bir dünyada yaşamak nasıl bir duygu olurdu? Bir markete girdiğinizi düşünün. Domates seçiyorsunuz. Ama aynı anda milyonlarca kişinin sizi izlediğine inanıyorsunuz. Muhtemelen salça reyonu bile psikolojik gerilim sahnesine dönüşürdü.
Psikiyatri tarihinin daha da şaşırtıcı misafirleri vardır. Koro Sendromu bunlardan biridir. Bu rahatsızlıkta kişi bedeninin belirli bölümlerinin küçülerek yok olacağına inanabilir. İlk bakışta son derece garip görünür. Fakat bazı dönemlerde bu inanç topluluklar içinde yayılmıştır. İnsanlar birbirlerini etkileyerek aynı korkuyu paylaşmıştır. Bu durum psikolojinin ne kadar bulaşıcı olabileceğini gösterir. Bir düşüncenin bazen bir virüs kadar hızlı yayılabilmesi oldukça şaşırtıcıdır. İnsan zihni yalnızca bireysel bir evren değildir. Aynı zamanda sosyal bir kıtadır.
Bazı vakalar ise tarih ile psikolojinin el sıkıştığı noktalarda ortaya çıkar. Jerusalem Sendromu bunun en ilginç örneklerinden biridir. Kudüs'e giden bazı ziyaretçiler zaman zaman yoğun dinsel kimlikler geliştirebilir. Kendilerini kutsal metinlerde geçen kişilerle özdeşleştirebilirler. Bir turist olarak çıktıkları yolculuk beklenmedik bir iç yolculuğa dönüşebilir. Şehrin taşları, hikâyeleri ve sembolleri bazı insanlar üzerinde sıra dışı etkiler bırakabilir. Böyle örnekler insanın yalnızca biyolojik bir varlık olmadığını da hatırlatır. İnançlar, kültürler ve tarih de zihnin haritasını şekillendirir.
Psikiyatri literatüründe yer alan bazı isimler ise ilk duyulduğunda bilimsel terimden çok rock grubu adı gibi gelir. Exploding Head Syndrome bunlardan biridir. Türkçeye çevrildiğinde "Patlayan Kafa Sendromu" gibi oldukça dramatik bir isim ortaya çıkar. Oysa burada gerçek bir patlama yoktur. Bazı insanlar uykuya dalarken çok güçlü sesler duyduklarını hissederler. Kimi zaman bir bomba sesi. Kimi zaman büyük bir çarpışma sesi. Kimi zaman gökyüzünü yaran dev bir gürültü. Fakat odada tam bir sessizlik vardır. İnsan zihni bazen hiçbir orkestra yokken konser verebilir.
Daha da eski vakalara gidildiğinde Boanthropy adı verilen ilginç örneklerle karşılaşılır. Bu durumda kişi kendisini bir sığır gibi hissedebilir. Tarihsel kayıtlarda tarlalarda ot yiyen insanlar anlatılmıştır. Modern dünyada kulağa absürt gelir. Fakat bu örnekler insan kimliğinin ne kadar karmaşık bir yapı olduğunu gösterir. Çoğumuz kim olduğumuzu sorgulamadan yaşarız. Oysa bazı rahatsızlıklar en temel soruyu bile yeniden gündeme getirir. Ben kimim? İnsan mıyım? Başka bir şey miyim? Felsefenin yüzyıllarca tartıştığı sorular bazen bir klinik odasında beklenmedik biçimde karşımıza çıkabilir.
İşin ilginç yanı, bütün bu hikâyeler yalnızca tuhaflık koleksiyonu değildir. Her biri beynin normalde nasıl çalıştığına dair ipuçları verir. Bir saatin bozulması onun mekanizmasını anlamamıza yardımcı olur. Bir haritanın yırtılması çizgilerini daha dikkatli incelememizi sağlar. Psikiyatrik vakalar da biraz böyledir. Zihin bazen alışılmış düzeninden çıktığında, onun gizli çalışma prensipleri görünür hâle gelir. Bu nedenle psikiyatri tarihi aynı zamanda insan zihninin kullanım kılavuzunu yazma çabasıdır.
Belki de bütün bu hikâyelerden çıkarılacak en eğlenceli sonuç şudur. İnsan beyni bazen dünyanın en ciddi bilim insanı gibi davranır. Hesaplar yapar. Planlar kurar. Mantık yürütür. Fakat bazen de kuralları umursamayan bir romancıya dönüşür. Yeni karakterler yaratır. Yeni gerçeklikler tasarlar. Hiç beklenmeyen senaryolar yazar. Ve bunu yaparken çoğu zaman son derece ikna edicidir. Belki de bu yüzden psikiyatri tarihi bir laboratuvar kadar bir kütüphaneyi de andırır.
Son sayfaya geldiğimizde geriye tek bir duygu kalıyor. Şaşkınlık. Çünkü insan zihni hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek öğrenelim, ufukta her zaman yeni bir gizem beliriyor. Bir sendrom açıklanıyor. Bir başka vaka ortaya çıkıyor. Bir soru cevaplanıyor. Yerine üç yeni soru geliyor. Ve bütün bunlar birkaç kilo ağırlığındaki bir organın içinde yaşanıyor. Belki de insanlığın en büyük keşif yolculuğu hâlâ devam ediyor. Üstelik bu yolculuk ne okyanuslarda ne de yıldızlar arasında sürüyor. Doğrudan kulaklarımızın arasında devam ediyor.
ERGİN ERSÖZ
