HAKAN KOÇAR YAZDI: "EMEK SANIK SANDALYESİNDE"


EMEK SANIK SANDALYESİNDE
Eskilerden söylenen bir söz vardı:
"Kolay beğenmeyen, önce bir denesin."
Şimdi başka bir devirde yaşıyoruz.
Denemeye gerek yok.
Çünkü üretmeden konuşmak, emek vermeden hüküm vermek, ter dökmeden akıl dağıtmak moda oldu.
Bir doktor yıllarca okuyup binlerce hastaya şifa arıyor.
İnternette iki satır okuyan biri, doktora hangi ilacı yazacağını söylüyor.
Bir mühendis köprü hesaplıyor.
Köprünün altından bile geçmemiş biri, "Ben olsam daha sağlam yapardım." diyor.
Bir öğretmen kırk öğrenciyi hayata hazırlamaya çalışıyor.
Hayatında sınıf kapısından öğretmen olarak içeri girmemiş biri, eğitimin nasıl olması gerektiğini uzun uzun anlatıyor.
Bir çiftçi güneşin altında aylarca emek veriyor.
Domates pazara çıkınca, toprağa hiç basmamış biri üreticiyi suçluyor.
Bir esnaf sabahın ilk ışığında kepenk açıyor.
Akşam kasayı kapatırken hesap yapıyor.
Ama dışarıdan bakan için onun işi hep kolay.
Çünkü emek uzaktan görünmez.
Sosyal medya bu çağın en büyük mahkemesi oldu.
Ne hâkim belli...
Ne savcı...
Ne de jüri...
Ama karar çoktan verilmiş oluyor.
Bir fotoğraf...
Bir cümle...
On saniyelik bir video...
Hepsi yeterli.
Gerisini önyargılar tamamlıyor.
Binlerce klavye aynı anda çalışıyor.
Kimisi hakaret yazıyor.
Kimisi alay ediyor.
Kimisi hiç araştırmadan hüküm veriyor.
Kimisi de sırf görünür olmak için en ağır cümleyi kuruyor.
Çünkü artık düşünmek emek istiyor.
Hakaret ise birkaç saniye.
Klavye kahramanlarının ortak bir özelliği var.
Ürettikleri bir eser yok.
Ama eleştirdikleri herkes üretmiş insanlar.
Bir işletme kurmamış...
Ama girişimciye akıl veriyor.
Bir fidan dikmemiş...
Ama ormanların nasıl korunacağını anlatıyor.
Hayatında tek bir sorumluluğun altına girmemiş insanlar, başkalarının yıllar süren emeğini birkaç kelimeyle değersizleştirebiliyor.
Bu kolay.
Çünkü yıkmak, yapmaktan her zaman daha kolaydır.
Sonra sıra sanata geliyor.
Kalem tutmayan, yazarı eleştiriyor.
Fırça tutmayan, ressamı küçümsüyor.
Nota bilmeyen, besteciye kulak veriyor.
Sahneye hiç çıkmamış olan, oyunculuğu yerden yere vuruyor.
Hayatında tek fotoğraf karesi oluşturamamış biri, yılların fotoğraf sanatçısına kompozisyon dersi veriyor.
Bir belgeselin çekimi için aylarca dağ taş dolaşmamış insanlar, koltuklarından "Olmamış." diyebiliyor.
Bir kitap yazmamış...
Ama yazarı beğenmiyor.
Bir şarkı bestelememiş...
Ama müzisyeni küçümsüyor.
Bir şiir yazmamış...
Ama şairin duygusunu tartıyor.
İşin tuhafı, bunu büyük bir rahatlıkla yapıyorlar.
Çünkü artık bilgiye değil, cesur cehalete prim veriliyor.
Eleştiri elbette olacaktır.
Olmalıdır da.
Ama eleştiri bilgiyle yapılır.
Emekle yapılır.
Vicdanla yapılır.
Hakaretle değil.
Önyargıyla değil.
Linç ederek hiç değil.
Çünkü gerçek eleştirinin amacı yıkmak değildir.
Daha iyisini ortaya çıkarmaktır.
Bugün birçok insan üretmekten çekiniyor.
Çünkü biliyor ki eserini ortaya koyduğu an, karşısına okuyucu değil yargıçlar çıkacak.
İzleyici değil infazcılar gelecek.
Anlamaya çalışan insanlar değil, etiket yapıştırmaya hazır kalabalıklar bekleyecek.
Bu yüzden nice fikir daha doğmadan ölüyor.
Nice yetenek sessiz kalıyor.
Nice genç, ilk adımı atmaktan vazgeçiyor.
Bir toplumu ayakta tutanlar eleştirenler değil, üretenlerdir.
Yazarlar...
Öğretmenler...
Doktorlar...
İşçiler...
Mühendisler...
Çiftçiler...
Bilim insanları...
Sanatçılar...
Esnaflar...
Kısacası taş üstüne taş koyan herkes...
Onlar konuşmaktan çok çalışırlar.
Gürültü çıkarmazlar.
İz bırakırlar.
Belki de artık şu soruyu kendimize sormanın zamanı geldi:
Bugün eleştirdiğimiz insanların yaptığı işlerin hangisini biz yapabiliyoruz?
Yargıladığımız insanların verdiği emeğin ne kadarını biz vermişiz?
Çünkü üretmeyenlerin en büyük sermayesi sözdür.
Üretenlerin ise alın teri.
Ve tarih, hiçbir zaman çok konuşanları değil...
İz bırakanları hatırlamıştır.
HAKAN KOÇAR
8 MART KADINLARIN GÜNÜ
YAZARIN DİĞER YAZILARI
