HAKAN KOÇAR YAZDI: "ŞİDDETİN GÖLGESİNDE EĞİTİM Mİ?"

ŞİDDETİN GÖLGESİNDE EĞİTİM Mİ?..

Bir zamanlar okul denince akla zil sesi gelirdi…

Teneffüste koşan çocuklar, öğretmen masasının üstündeki tebeşir tozu, bir de kara tahtanın önünde sabırla anlatan insanlar…

Şimdi ise okullardan gelen ve yüreğimizi yakan, kahreden haberlerle milletçe sarsılıyoruz.

Şanlıurfa… Saldırı… Yaralı öğrenciler.

Kahramanmaraş… Saldırı… Yaralı öğrenciler, maalesef kaybettiğimiz öğretmen ve öğrenciler…

Birkaç ay öncesi İstanbul… Saldırı… Kendini öğrencilerine adamış öğretmen, Fatma öğretmen, artık aramızda değil.

Ve ülkenin dört bir yanındaki okullarımızdan gelen öğretmene ve öğrenciye şiddet haberleri, akran zorbalıkları...

İnsanın içi daralıyor. Huzurun olmadığı noktadayız.

Son günlerde dolaşıma sokulan bir mesaj var. “Discord üzerinden örgütlenen oyunlar, görevler, çocukları yönlendiriyorlar…” diye başlıyor. Ne kadar doğru, ne kadar abartı; ayrı mesele. Ama şu kesin:

Birileri çocukların zihniyle oynuyor. Ve biz, yani yönetenler ve yönetilenler hâlâ meseleyi yüzeyinden tutmaya çalışıyoruz.

Yüreklerimizi dağlayan acıyı da içine katarak soruyu açıkça soralım:

Öğretmenlerin ve öğrencilerin güvenliği için daha kaç saldırı olması gerekiyor?

Evet, her olaydan sonra aynı refleksi veriyoruz:

“Okullara güvenlik gelsin.”

“Kapıya polis dikilsin.”

“X-ray cihazı koyalım.”

İyi de…

Bu memleketin her okulunu havaalanına mı çevireceğiz?

Güvenlik elbette gerekir. Ama sadece güvenlik, bir toplumun çürüyen damarını iyileştirebilir mi?

Bu mesele, kapıdaki güvenlik görevlisinden çok daha derin bir meseledir.

***

Bir başka acı gerçek ise; 12 yıllık zorunlu eğitim.

Kulağa çok hoş, modern, çağdaş, ilerici geliyor… Ama sahadaki karşılığı ne?

Okumak istemeyen, okulla hiçbir bağ kuramamış, zorla sınıfta tutulan gençleri getirin gözünüzün önüne.

Sınıfın düzenini bozan, öğretmeni tüketen, öğrenmek isteyen öğrenciyi de aşağı çeken bir tablo.

Zorla eğitim olmaz. Eğitim, niyet ister. Dahası iyi niyet ister. Güzel hedefler ister.

Okumak istemeyen genci ille de sıraya oturtmaya çalışırsanız, sistem kilitlenir.

Belki daha erken yaşta yönlendirme, meslek edindirme, alternatif yollar, okumak istemeyen gençleri hayata hazırlayabilecek planlanmış hedefler… Bunları konuşmamız gerekiyor.

Ama işin kökü daha da aşağıda…

İlkokuldan başlayarak, sadece matematik, Türkçe, fen yetmez.

Çocuğa şunu öğretmeden hiçbir şey olmaz:

Adalet nedir?

Toplum nedir?

Birlikte yaşamak ne demektir?

Hukuk neden vardır?

Ahlak sadece sözde mi kalır, yoksa davranış mıdır?

Ve sadece çocuklara değil…

Ailelere de…

Çünkü evde öğrenilmeyen saygıyı, okul tek başına veremez.

Ve bir de sanata yönlendimemiz gerekli. Çünkü sanat, ruhun güzelliğini ortaya çıkartır.

***

Ha, bir de ekran meselesi var…

Akşam televizyonu açıyorsunuz; silahlar, mafya hesaplaşmaları, intikam, güç gösterisi… İç bunlarla dolu diziler, filmler…

Kahraman diye sunulan tipler, aslında şiddetin vücut bulmuş hali.

Sonra diyoruz ki:

“Bu çocuklar neden böyle?”

Çocuk görerek öğrenir. Hayranlık duyduklarından örnek alır. Toplum, izleyerek şekillenir.

Kötü örnekler içine lezzetli soslar karıştırılarak güzel örnekmiş gibi sunulursa, afedersiniz ama bu sahte lezzeti hepimiz yeriz.

Şiddeti normalleştiren, hatta cazip gösteren yapımlar olduğu sürece, biz sadece sonuçlarla uğraşırız, sebeple değil.

***

Ve öğretmenler… Öğretmenlerimiz…

Biz eski nesillerin gördüğümüzde hala önümüzü iliklediği, saygıda kusur etmemek için tüm zerafetini takındığı öğretmenlerimiz…

Bir toplumun en sessiz ama en kritik taşı öğretmenlerimiz…

Bir zamanlar öğretmenler, bu toplumun en saygı duyulan insanlarıydı.Sözü dinlenirdi. Girdiği yerde insanlar ayağa kalkardı.

Çünkü toplum bilirdi ki öğretmenler çocuklarının iyiliğini ve geleceğini düşünür. İdealist ve fedakar insanlardır…

Şimdi?

Öğretmenlerimiz ne yazık ki şiddetin öncelikli hedefi oluyor.

Velinin baskısı altında kalıyor.

Ekonomik sıkıntıyla boğuşuyor.

Bu şartlarda hangi idealizm ayakta kalabilir?

Öğretmenin itibarı iade edilmeden, eğitimin düzelmeyeceği gerçeğini herkes kabul etmelidir.

Bu iş sadece maaş meselesi de değildir; saygı meselesidir, sistem meselesidir, devlet meselesidir.

Ülkemizin yakın geçmişinde güzel örnekler vardı.

Köy Enstitüleri… Ve ardından onların izini takip eden Öğretmen Okulları…

Bir kaç nesli sadece okutan değil, yetiştiren bir anlayış.

Toprağı bilen, kitabı okuyan, insanı anlayan bireyler…

Bugün o ruhun çok uzağındayız.

Velhasıl…

Şanlıurfa’da yaşanan vahim olay,

Kahramanmaraş’taki kayıplarımız,

İstanbul’da toprağa verdiğimiz Fatma öğretmen…

Keza ülkenin dört bir köşesindeki okullarımızdan aldığımız şiddet haberleri, akran zorbalıkları…

Bunlar tek tek haber değil ki.

Bunlar bir bütünün parçaları.

Eğer hâlâ meseleyi sadece “güvenlik zafiyeti” diye okuyorsak, yarın aynı haberleri yine izleriz.

Ama eğer şunu kabul edersek;

Sorun eğitim sisteminde, toplumda, ailede, ekranda, sosyal medyada ve zihniyette…

İşte o zaman bir şeyler değişmeye başlar.

Yazının başında sorduğumuz soru hâlâ orada duruyor;

Geleceğimiz olan çocuklarımızın ve onları fedakarca yetiştirmeye çalışan öğretmenlerimizin güvenliği için daha kaç saldırı olması gerekiyor?..

HAKAN KOÇAR

8 MART KADINLARIN GÜNÜ

YAZARIN DİĞER YAZILARI

KADININ ADI VAR