EĞİTİMCİ, ŞAİR, YAZAR TURAN KAYIKÇI'NIN YAZISI: "BEKLE BENİ"
9/23/2025
BEKLE BENİ
17 yaşındaki lise öğrencisi Selim, Leyla’yı karşısında aniden görünce; bir anda dili damağı kurudu. O an tarifsiz bir anın başlangıcıydı. Leyla’nın yüzünde bir asalet, bir ahenk ve gizli bir mıknatıs çekimi, kadim bir büyünün sihri vardı. Selim kaslarında bir elektrik akımı hissetti. Leyla bir albayın kızıydı. Hayatın her alanında bir askerin titizliğiyle kuralara uyan disiplinli bir öğrenciydi. Selim dersleri umursamayan, anın isyanın yaşayan, gelecek tasası olmayan biriydi. Romanın devamı boyunca bu iki kişinin romanın kahramanları olduğu görülmektedir.
Selim sonrasında Leyla’ya mektup yazmayı akıl edip arkadaşı aracılığıyla ona ulaştırır. Birkaç mektup daha gönderdikten sonra, bir pastanede buluşurlar. İkisinin gelecek yazgısı belirlenmeye başlamıştı. Bu mektuplaşmalar uzun süre arlarında devam ettiğiyle karşılaşırız. Aralarındaki aşk gençliğimizi anımsatan cinstendi. Liseyi bitirdikten sonra, nihayetinde evlenirler. Ankara’da Gençlik Parkı’na yakın küçük bir daireye yerleşirler. Evlendikten iki yıl sonra kızları Zeynep doğar.
Yaşam bir yandan su gibi akıp gidiyordu. Devlet her an her yerde olan domino sistemiydi. O dönemde siyasi olarak adı çıkanlar, askerliğini, Sivas İlinin en soğuk yeri olan ve karlar altında doğanın acımasızlığıyla yoğrulmuş Temeltepe ’ye gönderilirdi. Selim, askerliğine burada başladı. Eğitime çıktıklarında soğuk ayaz bedenleri değil, ruhlarını da donduruyordu. Bütün sürgünler oraya gönderilirdi. Oradakilerle aynı kaderi paylaştığını bilmek, bir sistemin parçası olduğunu anlamıştı. Soğuktan donan elbiselerini vücudunda kurutuyordu.
Selim, eğitim sırasında sol bacağında ve ayağında uyuşma hissetmeye başladı. Bacağı onda bir et parçası gibiydi. Uyuşmalar bir süre sonra duyarsız noktalara dönüştü. Revire gitti, oradan Sivas Askeri Hastanesi’ne kaldırıldı. 12 gün yattı. Hava değişimi alarak Leyla ile kızının yanına gitti. Hava değişimi sonrası Ankara’daki Mevki Hastanesinde yazıcı olarak görevlendirildi.
Selim, askerlikten sonra İstanbul’da işe başladı. Evleri boğaza yakın bir semtteydi. Gençliğinde Sartre ve Albert Camus’un yapıtlarını okurdu. Zamanla kısa öyküler ve denemeler ve toplumsal eleştiriler yazmaya başladı. Yazdığı yazılar dönemin siyasi atmosferinde sakıncalı bulunuyordu.
Gelişen olaylar: Olaylar, romanın kahramanları Leyla ve Selim’in yaşam alanlarında geçmektedir.12 Mart 1971 muhtıra ülkeyi askeri yönetime soktu. Bu bir askeri darbeydi. Darbe Selim gibiler için bir kâbusun başlangıcıydı. Sabah erken saatlerde kapıları şiddetle çalındı. Selim kapıyı açınca polisler içeri daldı. Evdeki eşyaları dağıtarak arama yaptılar. Onlar için zorlu bir süreç başlamıştı. Selimi alıp götürdüler. Arından onu tutukladılar.
İşkenceden geçirilen tutuklular, yaşadıkların, korku ve endişeyle koğuşta arkadaşlarına anlatırlardı.
Ankara’da sanatçı ve aydınlardan oluşan bir grup; idam edilecek üç arkadaşları için idamları durdurmak amacıyla imza kampanyası başlattılar. Sonrasında çoğu aydın ve sanatçılar“Yıldırım Bölge” denilen yerde tutuklandılar. Askeri cezaevlerinde beklemek belki de işkenceden daha ağır ve yıpratıcı bir cezaydı.
Dışarda, merkez, falaka, Filistin askısı askeri araçlar bir yandan korku salardı. Diğer taraftan askeri cunta halkı, öğrencileri ihbar etmek için özendiriyordu. Kimsenin kimseye güveni kalmamıştı. Herkes muhbir olmak için birbiriyle yarışıyordu. Hedefte öğrenciler vardı. Şafak vakti evleri basılıp alınıyordu.
Bu ülkede cehalet bilgiyi, karanlık aydınlığı boğuyordu. Selim düşünde askeri diktatörle karşılaşınca;
-Demek korku sizin yönetim şekliniz. Bunun için durmadan tutuklayıp ya da öldürüyorsunuz. 17 yaşındaki bir çocuğun yaşını büyütüp idam ettirdiniz. Neden şiddete ihtiyaç duyuyorsun. Halkın seni merhametli bulmasın ve sevmesini istemedin mi?
Diktatör:
-Halkın beni sevmesine gerek yok. Benden korksun yeter delikanlı. İnsanlar başka türlü yönetilemez. Siz milyonlarcansınız, bense hedefinizdeki tek kişi. Nasıl dizginlerim, nasıl yönetebilirim sizi.
-Bunu için durmadan öldürüyorsunuz
-Aynen tanrı korkusu gibi, ölüm olmazsa Tanrıyı kim takardı ki. Unutma herkes korkar. Ama en çok kim korkar biliyor musun?
-Kim korkar
-Tepedeki yalnız adam, en çok o korkar.
Günümüzde aynı korku hala yaşanmaktadır. Anlaşılacağı devlet aklı hala değişmedi.
Selim’in arkadaşı Hasan’ın önce tahliye edildiği, cezaevinden çıktıktan sonra, akabinde hemen sivil bir arabayla tekrar merkeze götürülmesi ayrı bir dramatik durum olduğu görülür. Romanda ayrıca her gün tutukluların koğuşlardan alınarak işkenceye götürülmeleri günlük rutin işler haline geldiğine tanıklık ederiz.
Bu roman fırtınalar içinde ağır bedeller ödeyen 68 ve 78 kuşağının dramatik yazgısını anlatma bakımından tarihe ışık tutuyor. Cumhuriyetin kuruluşundan beri bu ülkenin hapishanelerinden; Nazım Hikmet, Sebahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin Korkmazgil, günümüzde; İBB başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere çok sayıda belediye başkanı tutuklandı. Yarın kimin ne olacağı belli değil.
Selim ile Leyla’nın aşkları ve birbirine olan bağlılıkları, çektikleri zorluklar ve hapishane yaşamı onları ayrı düşürmemiştir. Selim’in tahliye olduktan sonra halen polis kontrolünde olması, onu ve Leyla’yı huzursuz etmektedir.
Türkiye’de yaşayamayacaklarına inandıkları anda; Selim’in İsveç’in Stockholm kentine sahte pasaportla gitmesi, ardından Leyla ve kızı Zeynep’in İsveç’e gitmeleriyle ailenin dramı son buluyor.
Son söz: Romanda Zülfü Livaneli’nin yurtdışı yaşamından izler olduğu gözden kaçmıyor. Bunula birlikte 68 kuşağının ortak öykülerine tanklık ediyoruz. Bu genç insanların, meslekleri ve işleri ellerinden alındı. Birçoğu vatandaşlıktan çıkarılarak hayatları karartıldı. Devlet sisteminin iliklerine işlemiş aydın düşmanlığı asker sivil her dönemde sürdürdü. Bilgili, birçok insan ülke yaşamından dışlandı.
BEKLE BENİ
17 yaşındaki lise öğrencisi Selim, Leyla’yı karşısında aniden görünce; bir anda dili damağı kurudu. O an tarifsiz bir anın başlangıcıydı. Leyla’nın yüzünde bir asalet, bir ahenk ve gizli bir mıknatıs çekimi, kadim bir büyünün sihri vardı. Selim kaslarında bir elektrik akımı hissetti. Leyla bir albayın kızıydı. Hayatın her alanında bir askerin titizliğiyle kuralara uyan disiplinli bir öğrenciydi. Selim dersleri umursamayan, anın isyanın yaşayan, gelecek tasası olmayan biriydi. Romanın devamı boyunca bu iki kişinin romanın kahramanları olduğu görülmektedir.
Selim sonrasında Leyla’ya mektup yazmayı akıl edip arkadaşı aracılığıyla ona ulaştırır. Birkaç mektup daha gönderdikten sonra, bir pastanede buluşurlar. İkisinin gelecek yazgısı belirlenmeye başlamıştı. Bu mektuplaşmalar uzun süre arlarında devam ettiğiyle karşılaşırız. Aralarındaki aşk gençliğimizi anımsatan cinstendi. Liseyi bitirdikten sonra, nihayetinde evlenirler. Ankara’da Gençlik Parkı’na yakın küçük bir daireye yerleşirler. Evlendikten iki yıl sonra kızları Zeynep doğar.
Yaşam bir yandan su gibi akıp gidiyordu. Devlet her an her yerde olan domino sistemiydi. O dönemde siyasi olarak adı çıkanlar, askerliğini, Sivas İlinin en soğuk yeri olan ve karlar altında doğanın acımasızlığıyla yoğrulmuş Temeltepe ’ye gönderilirdi. Selim, askerliğine burada başladı. Eğitime çıktıklarında soğuk ayaz bedenleri değil, ruhlarını da donduruyordu. Bütün sürgünler oraya gönderilirdi. Oradakilerle aynı kaderi paylaştığını bilmek, bir sistemin parçası olduğunu anlamıştı. Soğuktan donan elbiselerini vücudunda kurutuyordu.
Selim, eğitim sırasında sol bacağında ve ayağında uyuşma hissetmeye başladı. Bacağı onda bir et parçası gibiydi. Uyuşmalar bir süre sonra duyarsız noktalara dönüştü. Revire gitti, oradan Sivas Askeri Hastanesi’ne kaldırıldı. 12 gün yattı. Hava değişimi alarak Leyla ile kızının yanına gitti. Hava değişimi sonrası Ankara’daki Mevki Hastanesinde yazıcı olarak görevlendirildi.
Selim, askerlikten sonra İstanbul’da işe başladı. Evleri boğaza yakın bir semtteydi. Gençliğinde Sartre ve Albert Camus’un yapıtlarını okurdu. Zamanla kısa öyküler ve denemeler ve toplumsal eleştiriler yazmaya başladı. Yazdığı yazılar dönemin siyasi atmosferinde sakıncalı bulunuyordu.
Gelişen olaylar: Olaylar, romanın kahramanları Leyla ve Selim’in yaşam alanlarında geçmektedir. 12 Mart 1971 muhtıra ülkeyi askeri yönetime soktu. Bu bir askeri darbeydi. Darbe Selim gibiler için bir kâbusun başlangıcıydı. Sabah erken saatlerde kapıları şiddetle çalındı. Selim kapıyı açınca polisler içeri daldı. Evdeki eşyaları dağıtarak arama yaptılar. Onlar için zorlu bir süreç başlamıştı. Selimi alıp götürdüler. Arından onu tutukladılar.
İşkenceden geçirilen tutuklular, yaşadıkların, korku ve endişeyle koğuşta arkadaşlarına anlatırlardı.
Ankara’da sanatçı ve aydınlardan oluşan bir grup; idam edilecek üç arkadaşları için idamları durdurmak amacıyla imza kampanyası başlattılar. Sonrasında çoğu aydın ve sanatçılar “Yıldırım Bölge” denilen yerde tutuklandılar. Askeri cezaevlerinde beklemek belki de işkenceden daha ağır ve yıpratıcı bir cezaydı.
Dışarda, merkez, falaka, Filistin askısı askeri araçlar bir yandan korku salardı. Diğer taraftan askeri cunta halkı, öğrencileri ihbar etmek için özendiriyordu. Kimsenin kimseye güveni kalmamıştı. Herkes muhbir olmak için birbiriyle yarışıyordu. Hedefte öğrenciler vardı. Şafak vakti evleri basılıp alınıyordu.
Bu ülkede cehalet bilgiyi, karanlık aydınlığı boğuyordu. Selim düşünde askeri diktatörle karşılaşınca;
- Demek korku sizin yönetim şekliniz. Bunun için durmadan tutuklayıp ya da öldürüyorsunuz. 17 yaşındaki bir çocuğun yaşını büyütüp idam ettirdiniz. Neden şiddete ihtiyaç duyuyorsun. Halkın seni merhametli bulmasın ve sevmesini istemedin mi?
Diktatör:
- Halkın beni sevmesine gerek yok. Benden korksun yeter delikanlı. İnsanlar başka türlü yönetilemez. Siz milyonlarcansınız, bense hedefinizdeki tek kişi. Nasıl dizginlerim, nasıl yönetebilirim sizi.
- Bunu için durmadan öldürüyorsunuz
- Aynen tanrı korkusu gibi, ölüm olmazsa Tanrıyı kim takardı ki. Unutma herkes korkar. Ama en çok kim korkar biliyor musun?
- Kim korkar
- Tepedeki yalnız adam, en çok o korkar.
Günümüzde aynı korku hala yaşanmaktadır. Anlaşılacağı devlet aklı hala değişmedi.
Selim’in arkadaşı Hasan’ın önce tahliye edildiği, cezaevinden çıktıktan sonra, akabinde hemen sivil bir arabayla tekrar merkeze götürülmesi ayrı bir dramatik durum olduğu görülür. Romanda ayrıca her gün tutukluların koğuşlardan alınarak işkenceye götürülmeleri günlük rutin işler haline geldiğine tanıklık ederiz.
Bu roman fırtınalar içinde ağır bedeller ödeyen 68 ve 78 kuşağının dramatik yazgısını anlatma bakımından tarihe ışık tutuyor. Cumhuriyetin kuruluşundan beri bu ülkenin hapishanelerinden; Nazım Hikmet, Sebahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin Korkmazgil, günümüzde; İBB başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere çok sayıda belediye başkanı tutuklandı. Yarın kimin ne olacağı belli değil.
Selim ile Leyla’nın aşkları ve birbirine olan bağlılıkları, çektikleri zorluklar ve hapishane yaşamı onları ayrı düşürmemiştir. Selim’in tahliye olduktan sonra halen polis kontrolünde olması, onu ve Leyla’yı huzursuz etmektedir.
Türkiye’de yaşayamayacaklarına inandıkları anda; Selim’in İsveç’in Stockholm kentine sahte pasaportla gitmesi, ardından Leyla ve kızı Zeynep’in İsveç’e gitmeleriyle ailenin dramı son buluyor.
Son söz: Romanda Zülfü Livaneli’nin yurtdışı yaşamından izler olduğu gözden kaçmıyor. Bunula birlikte 68 kuşağının ortak öykülerine tanklık ediyoruz. Bu genç insanların, meslekleri ve işleri ellerinden alındı. Birçoğu vatandaşlıktan çıkarılarak hayatları karartıldı. Devlet sisteminin iliklerine işlemiş aydın düşmanlığı asker sivil her dönemde sürdürdü. Bilgili, birçok insan ülke yaşamından dışlandı.
TURAN KAYIKÇI
cinaraltikultursanat@gmail.com