TURAN KAYIKÇI YAZDI: "SIRA DIŞI YAŞAMAK"

11/3/2024

SIRA DIŞI YAŞAMAK

Yaklaşık kırk beş yıl önce görev yaptığım, Şanlıurfa İli Siverek ilçesi Şekerli Köyü’ndeki öğrencilerimden zaman zaman haber almaktayım. Oralarda yaşam hala varsılların belirlediği kurallara göre sür gitmekte. Yıl 1978 öğretmenliğimin üçüncü yılı, köydeki çocuklar yarı aç, yarı çıplak. Ülkemizi, yolsuzluktan, talandan ve açlıktan kurtarmak için “alnımızda bin çelenkle” yola çıkan Cumhuriyet Öğretmeniydik. Hamasi nutuklar atmaktansa bulunduğum köydeki çocuklara insanca davranma yaklaşımı içindeydim, onlara neler kazandıracağımı düşünür dururdum.

Hangi gün olduğunu anımsamıyorum. Bir evin kapısın çaldım rasgele, başı kefiyeli bir adam kapıyı açtı. Gözleri yangın yeriydi, evin içi ayaz soğuğu kadar kesici.

Ürkek bir sesle:

- Vare vare muallim (gel gel muallim)

- Beni evinize kabul eder misiniz? Dedim. Adam eşiyle Kürtçe bir şeyler konuştu. Kürtçe bilmediğim için konuşmalarını anlayamadım. Yerdeki keçenin üzerine döşek serdiler.

- Başım gözüm üstüne. Buyur otur muallim bey dedi adam.

Evde sekiz kişi yaşamaktaydı. Kapı açılınca susmayan bir çocuk vardı köşede, beni görünce başını ellerinin arasına alarak yüzünü kapattı. Adamın kaşları sönmüş yanardağ gibi gözlerinin vadisine sarkmış, gözleri çakmak çakmaktı… Küçük bir küreği andıran elleriyle ağır bir rençper duruşu… Birkaç inek, beş on koyun, iki üç dönümlük ekenek hepsi bu. Adam her akşam yenilmişliğini getiriyor eve. Kadın evinde işçi, her akşam yenilmişliğini getiriyor sofraya. Çocuklardan üç tanesi okula gidiyor.

Yüzümü hane sahibine dönerek.

- Mahmut diğer çocukları neden okula göndermiyorsun?

- Onları okula göndermem.

- Bir sebebi var mı?

- Vallahi muallim bey, onlar inek ve davarları güdecekler dedi.

Neticede adam Nuh dedi peygamber demedi.

- Yaşam nasıl gidiyor dedim. Gözlerini gözlerime nişanlayarak güldü.

Kaderin kollarına yaslanmış bir biçimde umutları kararmış, yaşama ile ölüm arasında gidip gelmekte hayatı. Tek gözlü bir evde toprak kerpiç duvarlar arasında, çok haneli vergileri bekliyor onları…

- Aç mısınız? Diye sordu.

- Teşekkür ederim dedim. Bende yıllanmış anıları kalacak kahvelerini içmiş gibi iz bıraktı.

- Çocukların okulu nasıl gidiyor dedim de bir babanın en çaresiz haline rastladım. Hangi baba, çocuğunun dağlar gibi güvendiği biri olmayı reddeder? Adam sormamla sanki yüzü çöle düştü. Evdeki yaşantılarına mahzun gözlerle baktım, bir avuç umut, bir tutam gülüş bıraktım.

Paslı rayların vagonuydu onlar, hiçbir yere gidemeyen, feodal ağalığın ve acımasız politikanın kurbanıydılar, sadece seçim gününde anımsanan. Ölüme tutsak, yaşama kaçak! Bana kapılarını açtılar ama yaşamın bütün kapıları onlara kapalı. Yoksulluğun mahcubiyeti altında ezildiler. O anda insan olmanın ezikliğini yaşadım, bir göz evin dört duvarında. İçimden “Eğer altı nüfusla tek odalı evde yaşamak buysa kahrolasın hayat” diyecektim gözyaşlarımı içime gömdüm diyemedim. Gençliğimin olanca yaşanmışlığını sırtıma alarak kaçarcasına evlerinden çıktım. Yaşamın öteki yüzünde dar bir kapı, toprak ve gökyüzü arasında insanlığı hala hasret yüzleri. Feodal ağaların iki dudağı arasında yaşam ezgileri gidip gelirken, onlara kapıyı kim ve nasıl açacak bekler dururlar. Gökyüzünde yıldızların yanıp sönmesi gibi…

TURAN KAYIKÇI

Related Stories