GÜLSEREN DELİBAŞ YAZDI : "MAVİ İLE YEŞİLİN UTANCI : Çöpümüzü Neden Doğaya Bırakıyoruz?"

MAVİ İLE YEŞİLİN UTANCI

Çöpümüzü Neden Doğaya Bırakıyoruz?

Bu yaz, Ege’nin o muhteşem mavi sularıyla buluşmak, bedenen ve ruhen dinlenmek için kıyı şeridindeydim. Belediyelerin halka sunduğu ücretsiz imkânları yerinde görme fırsatım oldu. Sahil boyunca bisiklet ve yürüyüş yolu, palmiye ağaçları, her iki yüz metrede bir konumlandırılmış temiz soyunma kabinleri, duşlar, gölgelikler, spor aletleri ve çocuk parkları mevcuttu. Sosyal devlet ve belediyecilik adına takdir edilesi, her vatandaşın eşit şekilde faydalanması gereken harika bir hizmet zinciri inşa edilmişti. Ancak ne yazık ki bu güzel manzaranın tam ortasında, içimi sızlatan ve beni derinden yaralayan bir toplumsal hastalıkla yeniden yüzleşmek zorunda kaldım: Çevre vurdumduymazlığı.

İnsanları, doğayı ve yaşamı çok seven bir cumhuriyet öğretmeni olarak, tatilim boyunca tanık olduğum bazı sahnelerden kelimenin tam anlamıyla tiksindim. Birkaç adım ötesinde çöp kutuları dururken; yediği meyvenin çekirdeğini ve saplarını kumların arasına gömen, çitlediği çekirdeklerin kabuklarını adeta bir halı gibi kumsala seren, içtiği sigaranın izmaritini çocukların oyun oynadığı, insanların güneşlendiği o temiz kuma fütursuzca saplayan ve akşam olup evine dönerken arkasına bile bakmadan, o pisliğin içinde hiçbir şey olmamış gibi kalkıp giden insanlar gördüm. Bu sorumsuz, ilgisiz ve ne yazık ki cahil kitle, kendilerine sunulan bu güzel hizmetleri hak etmediği gibi, doğanın ve diğer sorumlu insanların yaşam hakkını da açıkça gasp ediyor.

Sınıfta verdiğimiz o uzun soluklu mücadelelerin sokakta nasıl kolayca kaybolduğunu görmek, bir eğitimci için en büyük hüzün kaynağıdır. Büyük yazar Victor Hugo’nun dediği gibi, "Doğa insana her şeyi söyler, ama insan onun sesini duymaz." Ben ömrümün otuz beş yılını sınıflarda, geleceğimiz olan çocuklara sadece dilimizi öğretmekle kalmayıp onlara her şeyden önce insan ve çevre bilincini aşılamakla geçirdim. Benim gibi binlerce öğretmen arkadaşım da yıllarca aynı gayretle çalıştı, çalışmaya da devam ediyor. Sınıflarımızda yere düşen tek bir kâğıt parçasının bile estetik ve ahlaki değerini tartıştık; doğanın bize emanet olduğunu, onu temiz tutmanın bir vatan görevi olduğunu bıkmadan usanmadan anlattık. Peki, ne oluyor da okul sıralarında çevre şarkıları söyleyen, panoları doğa afişleriyle donatan o çocuklar, büyüdüklerinde kumsalları çöplüğe çeviren birer yetişkine dönüşüyor? Burada durup derin bir toplumsal özeleştiri yapmak zorundayız. Demek ki bir yerlerde zincirin halkaları kopuyor ve eğitim, okul duvarlarının arasına sıkışıp kaldığında, hayatın pratiğine dökülmediğinde maalesef sadece teorik bir ezber olarak kalıyor.

Bu derin yarayı iyileştirebilmek adına, çevre bilincini üç temel sütun üzerine yeniden inşa etmemiz gerekmektedir. Bu sütunlardan ilki ve en önemlisi şüphesiz ki aile içi çekirdek eğitimdir. Bir çocuğun ilk öğretmenleri anne ve babasıdır; aile içinde doğaya saygı görmeyen bir çocuğun, okulda anlatılanları içselleştirmesi beklenemez. Sınıfta ne kadar "yerlere çöp atmayın" dersek diyelim, o çocuk babasının arabasının camından dışarıya pet şişe fırlattığını görüyorsa, annesinin sahilde çekirdek kabuklarını kumlara saçtığına şahit oluyorsa, okulda verdiğimiz eğitimin hiçbir hükmü kalmaz. Çocuklar söylediklerimizi değil, yaptıklarımızı yapar. Çevre ahlakı önce aile masasında, anne ve babanın davranışlarıyla başlamalıdır.

Büyük deha Albert Einstein, "Doğanın derinliklerine bakın, o zaman her şeyi daha iyi anlayacaksınız," derken aslında doğayla kurulacak o ilk ve samimi bağa işaret ediyordu.

İkinci sütun ise okullarımızdaki eğitimin sadece teoride kalmayıp, hayatın içine nüfuz eden uygulamalı bir felsefeye dönüşmesidir. Öğrencilerimiz doğayla iç içe büyümeli, temizliğin ve çevre korumanın bir zorunluluk değil, bir yaşam ahlakı olduğunu görerek öğrenmelidir. Japonya’daki okullarda öğrencilerin kendi sınıflarını ve okul bahçelerini temizlemesi bir ceza değil, bir karakter eğitimidir. Bu nedenle eğitim sistemimizi bu yaşayan kültüre göre yeniden tasarlamak zorundayız.

Eğitim ve aile bilincinin bittiği yerde ise devletin ağırlığı ve tavizsiz politikaları devreye girmelidir ki bu da çözümün üçüncü ve en caydırıcı ayağını oluşturur. Dünyanın en temiz ülkelerine baktığınızda, buralardaki düzenin sırrının sadece yüksek ahlak değil, aynı zamanda çok ağır para cezaları ve tavizsiz yasalar olduğunu görürsünüz. Yere sigara izmariti atmanın faturasını cebinde ve vicdanında ağır bir şekilde hisseden bir birey, o davranışı tekrarlamaya cesaret edemez. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, "Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez," sözü sadece düşmana karşı savunmayı değil, vatanın her bir karış toprağını kirletilmekten ve yok edilmekten korumayı da kapsar. Bu doğrultuda devletimizin ve belediyelerimizin sahillerde sıkı denetimler yapması, kameralı takip sistemleri kurması ve çevreyi kirletenlere acımasız cezai yaptırımlar uygulaması artık kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Yirmi yıl önce de bu hayati konuda kaleme aldığım bir gazete makalesinde feryat etmiştim. Bugün, aradan geçen koca yirmi yıla rağmen hâlâ aynı sorumsuzluğu ve vurdumduymazlığı konuşuyor olmak bir eğitimci olarak beni derinden yaralıyor. Ege’nin, Akdeniz’in, Marmara’nın ve Karadeniz’in o canım sahilleri bizim çöplüğümüz değil; bizden sonraki nesillerin bize kutsal emanetidir. Kendisine "medeniyim" diyen her birimizin, doğaya karşı ödenmesi zorunlu bir saygı borcu vardır.

Gelin, bu sorumsuzluğa hep birlikte ses çıkaralım. Yanımızda çöpünü yere bırakanları uygar bir dille uyaralım, çocuklarımıza yaşantımızla örnek olalım ve devletimizden bu konuda daha kararlı adımlar atmasını talep edelim. Unutmayalım ki, arkamızda bıraktığımız çöp, aslında kendi karakterimizin ve ahlakımızın doğadaki yansımasıdır.

GÜLSEREN DELİBAŞ

YAZARIN DİĞER YAZILARI