KIYMETLİ KALEM GÜLSEREN DELİBAŞ, YAZILARIYLA ÇINARALTI'NDA

AH O ESKİ İZMİT SAHİLLERİ

Şu anda sabahın erken saati; Seka Park’ın sahil şeridinde bir çay bahçesinde kahve içiyorum. Yine daldım hayallere. Eski İzmit ve çocukluğum takıldı usuma. Bilir misiniz o eski İzmit sahillerini! 1960-1975 ‘li yıllar… Ben çok iyi anımsıyorum; burnumda tütüyor o on beş yıl.

İzmit’te doğmadım fakat çocukluğum, gençliğim ve bugüne kadar geçen yaşamım; dile kolay, yarım asır… Gözümün önünden sevinciyle, üzüntüsüyle bir film şeridi gibi geçiyor.

O yıllarda İzmit sakindi; sahiller inci gibi dizilmişlerdi. Denizinin berraklığı sayesinde balıkları rahatlıkla izlerdiniz. Balıkçı motorları, vapurlar ve kayıklarla yapılan gezintiler göz doldururdu.

İzmit sahillerinde kurulmuş fabrikalar o yıllarda sayılıydı. 1975 ‘den sonra sahil şeridi istilaya uğradı. Ne yazık ki işverenlerin fazla masrafa girmeden denize yakın yerlerde fabrika kurma sevdaları yüzünden sahiller atıklarla kirlendi, gökyüzü karaya boyandı.

Soluduğumuz hava; pıtrak gibi iç içe yapılan fabrikalar ve filtresiz bacalardan yükselen zehirli dumanlarla kirlenmiş; sahillerimiz de fabrika atıklarının denize dökülmesiyle çöp yığınına dönmüştü. İşte o günleri hiç hatırlamak istemiyorum. Basında çıkan ŞU HABER İzmit halkını ayağa kaldırmıştı:

EĞER ÖNLEM ALINMAZSA 15-20 YIL SONRA İZMİT’TE KİTLELER HALİNDE KANSERDEN ÖLÜMLER YAŞANACAK’. Bu haber, halkın üzerine bir kâbus gibi çöktü. İzmit’teki Sivil Toplum Kuruluşları, Belediye Yetkilileri ve İzmit Basını harekete geçti. Büyük bir savaşım verdiler.

Yirmi beş otuz yıldır görevde olan Yerel yönetimler, Sivil Toplum Kuruluşları ve Kocaeli Üniversitesi Bilim Kurulu büyük bir çaba göstererek hazırladıkları projeler ile İZMİT’İ eski haline döndürmeye çalıştılar. Deniz kirliliği büyük oranda önlendi. Fakat son 20 yıllık tabloya baktığımızda kanserden kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısı ürkütücü. Bu da ‘Havayı, suyu kirletmek çok kolay ama temizlemek çok zaman alıyor’ gerçeğini hatırlatıyor bize.

Çocukluğuma dönerek (1967 yılı) size eski İzmit’in o güzel görüntü karelerini ve ailemle birlikte yaşadığım bir günlük serüveni anlatsam diyorum, ne dersiniz?

Kozluk Mahallesinin Orduevi’ne yakın bir sokağında oturan memur bir ailenin beş çocuğundan biriyim. Okullar tatil olmuş biz çocuklar da dört gözle beklediğimiz özgürlüğe kavuşmuştuk. Ailemin ikinci çocuğuydum. Benden bir buçuk yaş büyük olan ablamla iyi anlaşırdık. Her sırrımızı paylaşırdık.

Günlerden cumartesiydi. Her cumartesi üç ders yapardık. Karne günü olduğu için öğretmenimiz erkenden bize karnelerimizi verdi ve vedalaştık. Ablamı okul bahçesinde birkaç dakika bekledim. Ablam üzgün bir şekilde yanıma geldi ve:

“Fransızcadan ikmale kalmışım, “dedi.

Ben sınıfımı geçmiştim. Ablamı üzgün görünce ona sarıldım ve karnesine göz gezdirirken:

“Abla niye üzülüyorsun ki! Bir tek dersten ikmale kaldın. Tek ikmale kalan sen değilsin ki! Bizim sınıfın yarısı ikmale kaldı. Bütünleme sınavında geçersin. Hadi asma suratını. Bak diğer ders notların yüksek. Babam dün ne demişti anımsıyor musun? “

Ablam hafifçe gülümsedi. Bana sarılarak:

“Evet, anımsadım. Bu Pazar günü bizi denize götüreceğini söylemişti. Eve gider gitmez mayolarımızı hazırlayalım emi,” dedi.

Eve geldiğimizde annem, kucağında bir yaşındaki kız kardeşim Gülay; iki yanında da Gökhan ve Gürkan ile bizi kapıda karşıladı. Gürkan on yaşında dördüncü sınıfa gidiyordu. Gökhan ise dört yaşındaydı. Ablam karnesini anneme uzatırken ağlamaya başladı. Okuma bilmeyen annem, ablamın saçlarını okşarken:

“Fransızca dersinden kaldın değil mi? “Deyince ablam şaşkın şaşkın anneme baktı ve:

“Nerden biliyorsun,” dedi. Annem de göz kırparak:

“Hadi girin içeri de anlatayım. Ben bir hafta önce karne paranızı vermek için okula uğramıştım. Öğretmenlerinizle görüştüm. Fransızca öğretmenin bana sınıfın yarısı Fransızca'dan ikmale kalacak, senin kızın da onların arasında. Tatilde çok çalışsın,” dedi. Gürkan, Gülen ablamın yanına yaklaştı, ellerini tuttu:

“Bak, ben ağlıyor muyum? Benim de matematiğim zayıf. Çalışır, kurtarırız,” dedi. Annem ablamı ve beni yanaklarımızdan öptü. Beni öperken kulağıma:

“Aferin benim kızıma” dedi.

Ablam ve ben üzerimizi değiştirdikten sonra mutfağa geçtik. Annemin hazırladığı yemeklerden yedik. Annem bize:

“Hadi kızlar, şu haşlanmış patatesleri soyun ve doğrayın. Patates salatası yapalım. Hem yarın için hem de akşam yeriz,” dedi.

Salata işi bitince denize götüreceğimiz kap kacakları da bir sepete yerleştirdik. Bardak olarak da kırılmasın diye annem bizden melamin bardakları koymamızı istedi. Sofra bezi, el bezi ve sabunu da piknik sepetimize yerleştirdik. O ara annem kaşık, bıçak ve çatalları da sepetinin bir köşesine sıkıştırdı. Oturmak için de iki kilimi yuvarlayarak fileye koyduk. Çünkü hem piknik yapacak hem de denize girecektik.

Akşam babam eve geldiğinde, karneleri gözden geçirdikten sonra:

“Aferin Gülseren, sen bu tatilde rahatsın. Bol bol dinlenebilirsin. Ama Gülen ve Gürkan zayıf derslerine her gün birer saat çalışmak zorundalar. İkisinin de bütünleme sınavında başarılı olacağına inanıyorum. Ayrıca hepiniz tatilde, günde birer saat kitap okuyacaksınız, aksatmak yok. Annenizden her gün haberinizi alacağım. Anlaşıldı değil mi,” dedi ve ayağa kalkarak hepimizi alnımızdan öptü. Ardından da: “Yarın biliyorsunuz bu yılın ilk deniz yolculuğu başlayacak. Sabah 8.00 de iskelede olacağız. Bu nedenle erken yatmanızı istiyorum,” deyince hepimiz birden: “Yaşasın, dedik. Babam devam etti:

“Bu yıl tatil süresince bir sorun yaşamazsak her hafta sonu sizleri İzmit’in değişik sahillerine götürmeyi düşünüyorum. Biliyorsunuz buraya yeni taşındık. Derince’deyken evimize yakın olan Ahmet Ağa Kır Alanı’na gidiyorduk. Burada ise denize girilecek pek yer yok. Çünkü Seka Kâğıt Fabrikası sahil boyunca uzanmış. Fakat karşı sahiller çok güzel, halka da açıkmış. İş arkadaşlarımdan bu bilgileri aldım. Oraların sakin olduğunu da söylediler. Gideceğimiz sahiller; Halıdere, Değirmendere, Ulaşlı, Ereğli ve Karamürsel’miş. Yarın Ereğli’den başlayalım diyorum. Haftaya da Değirmendere’ye gideriz. En çok beğendiğimiz yere daha sık gideriz. Nasıl olsa her hafta sonu gideceğiz, dedi ardından da anneme dönerek:

“Hanım, yarın için neler hazırladın bakalım,” dedi. Annem de kapağı kapalı tencereyi babamın yanına getirdi ve:

“Kapağı açarsan göreceksin” dedi. Babam kapağı açar açmaz:

“Vay vay, benim hanım içli köfte yapmış, ellerine sağlık hanım, akşam yemeğinde bu köfteden yiyeceğiz değil mi? “Annemin cevap vermesine fırsat vermeyen ablam, börek tepsisiyle babamın yanında bitiverdi. Sevecen bir bakışla:

“Baba bak, annem su böreği de yapmış, biz okuldan geldiğimizde birer dilim yedik, çok leziz olmuş, “dedi. Faik Bey hanımının yanına giderek:

“Hanım, yarın seni orada dinlendireceğim. Çok yorulmuş olmalısın,” dedi Gülay’ın ağlama sesini duyunca da:

“Kızım Gülen, Gülay uyandı sanırım, getir bana da azıcık seveyim onu, “dedi. Gülen koşa koşa kardeşini beşikten alıp babasına getirdi. Faik Bey özellikle bebekleri çok seviyordu. Gülay babasının kucağına gelince sustu. Babasının hoplatmalarına kahkahalar atıyordu. Gökhan da babasının yanına gitti. Babasının ayaklarına sarıldı. Faik Bey tüm çocuklarını çok severdi. Gökhan’ın kıskandığını anladı. Gülay’ı Gülen’in kucağına verdi. Oğlunu kendine doğru çekti ve:

“Söyle bakayım, bugün neler yaptın? Bisikletinle gezdin mi? “ Gökhan babasının boynuna sarıldı ve:

“Gezdim baba, arkadaşım Müjgân’ı da bisikletime bindirdim. Top da oynadım arkadaşlarımla.” deyince Gürkan elinde bir su bidonuyla babasının yanına yaklaştı ve:

“Baba, bak ben de Çene suyumuz bitmişti. İstasyondan gidip doldurdum.” dedi. Faik Bey her iki oğlunu da kucaklayarak öptü ve:

“Aferin benim yavrularıma. Sizler benim neşe kaynağımsınız. Hadi o zaman, bir bardak getir de şu çene suyunu kana kana içeyim, dedi.

Annem o ara sofrayı hazırlıyordu. Ben de ona yardım ettim. Hepimiz yer sofrasının etrafına bağdaş kurup oturduk. Neşeli bir akşam yemeğinden sonra çaylar içildi. Biz çocuklar erkenden uyuduk.

Sabah ezanıyla uyanan annem ve babam son hazırlıkları da yapıp bizleri uyandırdılar. Sevincimize diyecek yoktu. Hep birlikte yollara düştük. Ev ile vapur iskelesi arası yürüyerek yirmi dakika sürüyordu. Hepimizin elinde birer file, çanta ve sepet vardı. Tüpü ve çaydanlık takımını babam taşıyordu. Annem kucağında Gülay’ı taşırken Gökhan’ın da elini sıkı sıkı tutuyordu. Çünkü kardeşim Gökhan çok hareketliydi.

Bizim sokak; benim adımlarımla 162 adımdı. Okula gidip gelirken defalarca saymıştım. Sokağın bitiminde on sekiz basamaklı bir merdiven vardı. Her gün adına Orduevi merdiveni dediğimiz bu basamaklardan inip çıkardık. Okulumuz da E- 5 Karayolunun karşısındaydı. Bizi hep trafik polisi karşıya geçirirdi. İstanbul’a gidip gelen tüm arabalar bu yoldan geçiyordu. Annem hep bizi ‘Dikkat edin’ diye uyarırdı. Kardeşim Gürkan ise arabalara çok meraklıydı. Hep plakalarını okur ve ezberlerdi.

Okulumuzda ikili öğretim vardı. Sabahtan ilkokullar; öğleden sonra da ortaokullar öğrenim görürdü. Müdür Muavini Ali Gür bize bir gün: ‘Biz İlkokulun misafiriyiz’ demişti. Zaten okulların adları da değişikti. Necatibey İlkokulu ve İnkılâp Ortaokulu. Ortaokul binasının inşaatının başladığını duyduğumuzda çok sevinmiştik. Çünkü bodrum katındaki sınıflar çok basıktı ve rutubet kokuyordu. Okula giderken taktığımız kasketleri sınıfa girdiğimizde duvardaki askılığa asardık. Duvar nemli olduğundan kasketlerimizi her gün eve gidince havalandırmak zorunda kalırdık.

Okulumuzun sol tarafında SEKA Camii, sağında Yetiştirme Yurdu vardı. Arkasında da Seka Kâğıt Fabrikası başlıyordu. Çok büyük bir fabrikaydı. Fabrikanın başlangıcında Seka Sineması ve kooperatif bulunuyordu. Babam bizi sık sık Seka Sineması’na götürürdü. Bazen aylık alışverişlerimizi de bu kooperatiften yapardık. Seka Fabrikası lojmanlarıyla birlikte sahil şeridini alabildiğine kaplıyordu. İzmitlilerin ekmek kapısı dedikleri bu fabrikanın kötü bir huyu vardı. Günün belirli saatlerinde Klor Fabrikasıyla birlikte saldığı koku o kadar berbattı ki civarda bulunan evler kokuyu alır almaz pencerelerini sıkı sıkıya kapatırlardı. Derince’deki ilkokul öğretmenim Zebure Cura bizi 5.sınıftayken bu fabrikayı tanıtmak için getirmişti. İşte o zaman bu koku salınmıştı da hepimiz burnumuzu mendillerimizle kapatmıştık. Fakat kâğıdın yapılma aşamalarını gördükçe şaşkınlığımız da artmış kokuyu da unutmuştuk. En çok ilgimizi çeken deniz suyunun kanallarla getirilip içine ağaç tomruklarının konması ve kabuklarının soyulması için bekletilme aşamasıydı. Sonra bu tomruklar parçalanıyordu. Daha sonra da öğütülüp pişiriliyordu. Fabrikayı gezerken çok yorulmuştuk lakin kullandığımız kitap ve defterlerimizin öyküsü biz çocukları büyülemişti.

Yolda ailemle yürürken annemin bana: ‘ Gülseren gelir misin yanıma‘ diye seslenmesiyle bir an daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Annemin yanına geldiğimde kardeşim Gülay bana: ‘Abba abba’ derken kucağıma gelmek istedi. Annem benim elimdekileri aldı. Kardeşimi hem öpüyor hem de zevkle taşıyordum. Ana yola gelince alt geçide kadar kaldırımdan yürüdük. Alt geçidi geçince deniz kenarına yakın Seka İlkokulu vardı. Yol, okuldan iskeleye yürüme ile on dakika sürüyordu. Ben bu yolu çok seviyordum. Çünkü demiryolu buradan geçiyordu. Çanlar kapalı olunca sevincime diyecek yoktu. Ben tren geçerken izlemeyi çok severdim. Tren yolunun İzmit’in çarşısından geçmesi biz çocukların eğlence yeriydi. Hep el sallardık tren geçerken. Babam çan çanlara bizi çok yaklaştırmazdı. Tehlikeli olduğunu söylerdi. O gün de treni beklemek zorunda kaldık. Benim kucağımda kardeşim uyuyordu. Tren geçerken gürültüden kardeşim uyandı ve ağlamaya başladı. Neyse çan çanlar açılınca sesi kesildi. Biz de karşıya geçtik. Vapur iskeleye yanaşmış, yolcularını almaya başlamıştı bile. Biz hoplaya zıplaya vapura bindik. Malzemelerimizi oturduğumuz tahta bankların yan tarafına yerleştirdik. Annem birinci katta kapalı yerde küçük kardeşimle oturdu. Biz hava güzel olduğu için vapurun üst katında olan balkona çıktık. Yolculuk bir buçuk saat sürüyordu. Bu nedenle vapurda babamdan izin alarak devamlı yer değiştirdik. Vapurun en güzel yeri de alt kattaki dar koridorlardı. Buraya balkon derdik. Halk oralarda oturabilmek için erken gelirdi. Balıkları, martıları buradan izlemenin tadına doyulmazdı. Vapur kampanasını çaldı ve hareket etti. Ablam, ben ve erkek kardeşim babamla hem sohbet ediyor hem de annemin yaptığı poğaçaları atıştırıyorduk.

Vapur her iskeleye yanaştığında binenler yanında inenler de oluyordu. Nihayet Ereğli’ ye gelmiştik. Bizimle birlikte inenler çok oldu. Yüklerimizi elimize alıp Ereğli sahilinin sağ tarafından yürümeye başladık. Ereğli sakinleri kumlara serilmiş güneşleniyordu. Babamın uygun bir yer araması nedeni ile on dakika yürüdük. Sonunda ağaç altında sakin bir yer bulduk. Denize pek uzak değildik. Mayolarımızı evde giydiğimiz için zorlanmadan hemen denize atladık. Babam hep başımızdaydı. Hava sıcaktı ama denize ilk girişte üşüdük. Öğlene kadar denizden çıkmadık. Denizde babamla birlikte top oynamak bizim için çok zevkliydi. Annem öğlene kadar denize girmedi. Kardeşim Gülay ile ilgilendi. Öğlen hep birlikte annemin kurduğu sofrada karnımızı doyurduk. Babam annemi denize sokmak için sakin bir yer arayacağını, onlar gelene kadar denize girmememizi tembihledi. Gülay ile ablam ilgilendi. Onu uyutmaya çalıştı. Ben de Gökhan ‘la ilgilendim. Masal anlatmamı istedi. Gürkan ise bir arkadaş bulmuş hem güneşleniyor hem de kumda mile oynuyordu. Ben oturduğum yerden annem ve babamı görebiliyordum. Sakin bir yerde denize girdiler. Sonra annemi babam kuma gömdü. Annemin birkaç senedir beli ağrıyordu. Doktor anneme deniz ve kum önermişti. Derince’de otururken de Ahmet Ağa sahiline gittiğimizde babam annemi hep kuma gömerdi. Sadece başı görünürdü. Biz annemin bu haline gülerdik. Denizde zorlandığımız tek şey mayolarımızı çıkarıp giysilerimizi giyerken iki kişi havlu ile kabin yapardı. Bazen havlular elimizden düşer, ardından da gülüşürdük.

Kardeşime anlattığım masalın sonuna yaklaşmıştım ki denizin içinden çığlıklar, bağrışmalar duyunca Gökhan’ın elinden tutup kalabalığa doğru ilerledim. Benim yaşlarımda bir kız ve yanında annesi ellerini dizlerine vurarak:

-Boğuluyor oğlum, ne olur kurtarın, derken elbiseleriyle kendini denizde buldu. Kızı da:

-Allah rızası için, yardım edin! Kurtarın kardeşimi diye yalvarıyordu. Birden 20’li yaşlarda bir abi denize atladı. Hızlıca yüzerek halen suda çırpınan çocuğun yanına vardı. Onu suyun yüzünde tutarak kıyıya kadar getirdi. Orada bulunan herkes, abiyi alkışlamıştı. Babam da alkışlayanlar arasındaydı. Çocuğu kuma yatırarak yan çevirdiler. Yuttuğu suları tüküren çocuk gözlerini açtı. Kendine gelmeye çalışan çocuğun annesi ve ablası abiye çok teşekkür ettiler.

Yaşanan bu tatsız olayı atlattıktan sonra yeniden biz çocuklar eğlenmeye başladık. Hatta o boğulma tehlikesi atlatan çocuğu da biraz moral bulsun diye kumda mile oynayan çocuklar oyunlarına davet etti. Hep birlikte güzel zaman geçirmiştik.

Güneş batmadan akşam yemeğimizi yiyip çantalarımızı hazırladık. Yiyecekler bittiği için yükümüz biraz azalmıştı ama yaş mayolar ve havlular yine yükümüzü arttırdı. O kadar eğlendik ki bize bu yükler çok ağır gelmiyordu. Tabii ki tatile girmenin mutluluğu da vardı içimizde.

Vapur kampanasını çaldığında biz vapura yerleşmiştik. Hepimizin yanakları pembeleşmiş, gözlerimiz canlanmış, mutluluktan uçuyorduk. Vapurda dönüş yolculuğumuz başlamıştı.

………………………………………………………………………………………………………………………………………

Garsonun sesiyle daldığım düşüncelerden uyandım. Çocukluğum o an uçup gitmişti. Garson bana gülümserken ben de ona gülümsüyordum. Bana sevecen bir bakışla:

“Başka bir isteğiniz var mı?” dedi. Açık bir çay istedim.

Aradan geçen yıllar çocukluğumun geçtiği Orduevi civarındaki yapıları da değiştirmişti. Özellikle çok geniş bir alana kurulmuş olan Seka Fabrikasının kapanması İzmit halkını son derece üzmüştü. Ama olan olmuştu. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi hazırladığı projeleri ard arda yaşama geçirdi. Örneğin; Seka Müzesi ve Bilim Merkezi kuruldu. Sahil şeridini içine alan şu anda oturduğum Seka Parkı; piknik alanları , kafe ve lokantalarla halkın hizmetine sunuldu . Eski Necatibey İlkokulu yıkıldı fakat yerine İzmit Öğretmen Evi inşa edildi. 1999 depreminde hasar gören Seka İlkokulu ve Seka Camisi de yıkılıp yerine Nuh Çimento Fabrikasının katkılarıyla yenileri yapıldı. Tren yolu, şehrin içinden alınıp sahile taşınınca bu yol; bisiklet ve yürüyüş yolu olarak İzmit halkının hizmetine sunuldu. Ayrıca tramvay yolu da döşendiği için trafikte bir rahatlama oldu. Bunlar doğal değişimler. Bir düşünürün dediği gibi:

HER GÜN DEĞİŞİYORUZ, DÜŞÜNCELERİMİZ VE ESERLERİMİZ NASIL AYNI KALABİLİR!”.

GÜLSEREN DELİBAŞ

YAZARIN DİĞER YAZILARI