ERGİN ERSÖZ YAZDI : "ZITLIKLARIN ARMONİSİ"

1/8/2025

ZITLIKLARIN ARMONİSİ

Hayat, zıtlıkların büyülü bir senfonisi, her notasında farklı bir anlam taşıyan sonsuz bir bestedir. Bu senfoninin her anında zıtlıkların zarif dansına ve bu dansın zarafetinin büyüsüne tanıklık ederiz. Hayatın dokusu, bu zıtlıkların iç içe geçtiği birbirini tamamladığı ince nakışlarla örülmüştür. Her zıtlık kendi içerisinde diğerinin değerini ve anlamını daha da belirginleştirirken var oluşumuzun üzerine kurulduğu kavramların kıvrımlarının belirginleşmesinde çok önemli bir rol oynar. Bu karşıtlıklar bir yandan yaşamın karmaşıklığını ve zenginliğini ortaya koyar diğer yandan bize denge ve uyumun önemini hatırlatır. Zıtlıkların olmadığı, her şeyin tek tip ve aynı olduğu hayatın anlamı yarım bütünlüğü de eksik kalırdı. Çünkü her zıtlık varoluşun gizemli, büyüleyici doğasını keşfetmemizi sağlar. Bu zıtlıklar ruhumuzun derinliklerinde yankılanan, farklı notalarla çalınsa da ruhumuzu okşayan bir melodi gibi kimi zaman huzurun dinginliğinde kimi zaman kaosun fırtınasında kendini gösterir. Zıtlıklar yaşamın dokusunu oluşturan varoluşumuzun zenginliği olan temel taşlardır. Bu dünyaya geldiğimizde bomboş olan iç dünyamız ruh dünyamız ve değer yargılarımız ömür dediğimiz bu paletin içerisinde kattığımız farklı renklerdir. Mesele farklılıkların ayrıştırıcı değil birbirini tamamlayan tarafını görebilmektedir aslında. Bizde var olmayan özellikleri sırf bizde var olmadığı için elimizin tersiyle itmek yerine bizde var olmayanların keşfinin keyfine varabilmektedir. Şimdi elimden geldiğince hayatımızın ve ruhumuzun zenginliği olan bu zıtlıkları keşfetmeye çalışacağım.

IŞIK VE KARANLIK mesela … Biz annemizin karnının o huzurlu atmosferinden bu parıltılı, ışıltılı bir o kadar da aldatıcı dünyaya adımımızı attığımız an gördüğümüz ilk zıtlıktır. Işık varoluşun aydınlık yüzüdür, umudun bilginin ve yaşamın simgesidir. Her gece, nöbetini bitirdiğinde ışığın parlaklığı dünyamızı sarar aydınlatır. Karanlık ise gizemin bilinmezliğin ve dinginliğin örtüsüdür. Gecenin derinliklerine saklanır karanlık ve bize rahat bir nefes alabilme fırsatı verir. Günün yorgunluğu, vücudumuza çökmeye başladığında yatağımıza yattığımız zaman yaptığımız ilk iş ışıkları kapatmaktır. Şimdi bu döngüye göre günümüzü içimizi zihnimizi canlandırıyor karanlığın üzerine çöküp bize tazelik veriyor dediğimiz ışığı uyurken kapatarak ona nankörlük mü yapmış oluyoruz? Kelime ve söyleniş olarak antipatik gelen bize iyi gelmediğine inandığımız, hayatımıza günümüze çöktüğü için feryat ettiğimiz karanlığa uykumuz geldiğinde ihtiyaç duyduğumuz zaman ona ayıp mı etmiş oluyoruz? Hangisi iyi hangisi kötü olacak peki? Işığın kıymetini karanlıkta karanlığın dinginliğini ışığın gözümüzü yorduğunda anlamıyor muyuz? Bir aşık sevdiceği uyurken gece geç saatlerde ona şiir yazıyor, sevdiceği aşığın gecesine anlam katıyor. Sevdiceği uyandığı zaman aşığın bu satırlarını okuduğunda günü güzelleşiyor. Aşığa sorsan sevdiceğime şiirler yazdım gecem güzelleşti der sevdiceği şiirleri günümü güzelleştirdi …

SEVGİ VE NEFRET mesela… Sevgi ruhun en saf ve en sıcak ifadesidir. Kalbimizin Güneş’e bakan kısmıdır. Nefret ise tam zıttıdır. Ruhun en mat en soğuk ifadesidir ve kalbimizin Güneş’i görmeyen kısmıdır. Sevgi, insanı derin bir huzura kavuştururken nefretin pençeleri huzuru derin yaralarla delip geçer. Zıtlıksa mevzubahis bu iki duygu zıtlığın zirvesidir. Ancak bu durum bile bu zıtlığın bağlayıcı ve tamamlayıcı olduğu gerçeğini gizleyemiyor. Sevgi ve nefret birbirine sıkı sıkıya bağlı iki duygudur çünkü. Sevginin gerçek değerini ancak nefretin soğuk yüzüyle tanışabildiğimizde anlarız. Sevginin sıcaklığı nefretin buz gibi dokunuşlarıyla daha da belirginleşir. Nefretin de kasveti ancak sevginin tazeliği ve hafifliğiyle dağılır. Bu iki duygunun çatışması hayatın çelişkili doğasını, bu iki zıtlığın dansı da hayatın karmaşık yapısını bize gösterir…

SİYAH VE BEYAZ mesela… Hayat dediğimiz bu yolculukta yaşadığımız karşıtlıklar yetmiyormuş gibi imgesel dünyamızda da bu zıtlığı kendi ellerimizle yapmışız. Siyaha kötü beyaza iyi demişiz ama yalanlarımızı da beyaza boyamışız. Dizi ve filmlerde mafya babalarını ve kötü adamları simsiyah giydirip beyazı, bembeyaz kıyafetleri beyaz pelerini meleklere vermişiz. Hangimiz hangi meleğe sordu da bu cevabı aldı bilinmiyor tabii ki ya da meleklerin bile fikrini almadan emrivaki yapmışız bunu. Biz sert eli silah tutan adamlara siyahı giydirerek o sert imajı daha da belirginleştirmişiz ya Uzakdoğu kültürüne gittiğimiz zaman mesela Japonlar için siyah dişil enerjinin sembolü, kadınlığın dişiliğin altının çizildiği bir renkmiş. Bilin istedim sadece … Bu bilgilerden sonra konumuza dönecek olursak şayet beyaz ve siyah birbirinden çok farklı ama birini zikrederken diğerini de zikrettiğimiz iç içe geçmiş bir zıtlıktır…

EVLİLİKLER VE BOŞANMALAR mesela… Aşk, sevgi, aidiyet, bir yürekte sonsuza dek yaşayabilmek, bu mutlu yaşantımıza çocuklar getirerek mutlu bir şekilde çoğalıp üremek… Herkes bu güzel hislerle çıkıyor yola kesinlikle. Ağaçlara isimler kazınıyor, şiirlerde kaleme sevgililerin isimleri sayıklatılıyor, hatta tabiat olayları dahi aşkımıza şahit gösteriliyor dolayısıyla da en büyük aşk bizimkisi oluveriyor. Sonra bin bir çileyle naz niyaz aşamaları da geçilip kalabalık ve havalı bir şekilde düğün yapılıyor. Amaç ne? Bu mutlu günümüze herkesin şahit olması dahil olması. Ancak ne yazık ki her zaman işler istediğimiz gibi gitmiyor. Zalim Eros attığı okları bir bir geri alıyor ve büyük bir gürültüyle şatafatla sosyal medyamızda paylaştığımız o fotoğraflar o videolar sessiz sedasız siliniyor kayboluyor. Şemsiye ters dönüyor düğünümüzde yanımızda görmeyi bırakın tanımadığımız o kişiyi görüyoruz yanımızda. Avukatımızı … Belki de sadece onu görüyoruz yanımızda. Bizimle birlikte düğünümüzde içip eğlenip göbek atan yakınlarımızın hiç birisini göremiyoruz belki de. O şatafatlı kalabalık yerini yalnızlığa bırakıyor. Şimdi bu soruyu size soruyorum. Sizce düğün ortamında, kendi düğünümüzde eşimize seni seviyorum demek mi daha çarpıcı yoksa onsuz yapayalnız ağladığımız gecelerde hıçkırıklar arasında lütfen bizden vazgeçme diyebilmek mi? Sizce insanın desteğe en çok ihtiyacı olduğu zaman en mutlu günümüz mü yoksa en karanlık en uzun gecemiz mi? …

ÖLÜM VE DOĞUM mesela … Çocuğumuzu kucağımıza aldığımız günü hatırlıyorsunuz değil mi? O ne güzel ne unutulmaz andı öyle değil mi? Biz muhtemelen en alt kattaki doğumhanede çocuğumuzu kucağımıza almanın mutluluğuyla gözyaşı dökerken aynı hastanenin muhtemelen en üst katında bir kız evladı babasıyla veya bir erkek evladı annesiyle zamansız gelen vedalaşmanın gözyaşını döküyor. Hazır yeri gelmişken gerçekten merak ettiğim bir konuyla ufak bir parantez açmak istiyorum bu konuya. Gözyaşlarımız neden bu kadar ketum? Ya da gerçekten bu kadar ketum mu? Mesela neden dökülüş sebebine göre değişmiyor rengi tadı kokusu? Ya da değişiyor mu? Ciğeri yakan bir acıyla dökülen gözyaşında yanan o ciğerin kokusunu neden burnumuz değil de kalbimiz alabiliyor? Bu merakın ardından konuma geri dönüyorum. Düşündüğümüz zaman halbuki İslamiyet’in kabulünün ilk zamanlarında insanlar bir çocuk doğduğunda ağlar bir kişi vefat ettiğinde onun için tebessüm ederlermiş. Çocuk doğduğunda ağlarlarmış çünkü çocuk ya şeytana uyarsa ya günahkâr çıkarsa Allah’ın huzuruna. Bir kişi vefat ettiğinde de ibadetlerini yaptı Allah’a kulluk görevini de layıkıyla yaptı gerçek sevgiliyle buluştu diye de mutlu olurlarmış. Bu zıt kavramlar ve zıt durum zaman içinde evrim geçirerek bir başka zıtlığı doğurmuş gibi sanki. Matruşka bebekleri bilir misiniz? Zıtlığın içinden bir başka zıtlık onun içinden de başka bir zıtlık çıkıyor çok ilginç değil mi?...

ZENGİNLİK VE YOKSULLUK mesela… Bu iki kavram da hayatın çelişkili kimyasında iç içe geçmiş iki zıt kavram iki zıt kutup iki uç noktadır. Zenginlik, bolluğun ve ihtişamın parlak yüzüdür; Altınların ışığında yüzen ihtişamlı sarayların kapılarını aralayan hayaldir. Yoksulluk ise her türlü isteğin eksik kalışı hiçbir ihtiyacın karşılanamaması durumudur. Islak kaldırımların soğuk taşlarında söylenen o acıklı şarkıların boş tabaklara yaşanılan hüznüdür. Zenginliğin görkemi içerisinde yoksulluğun sessiz çilesi kaybolur gibi gözükse de bahsettiğim gibi biri diğerini pekiştirir güçlendirir. Yani bu zıtlık birbirinden farklıymış gibi gözükse de zenginlik ve yoksulluk hayatın farklı yüzlerde aynı hikâyeyi anlatan iki farklı ses tonu gibidir ancak biri yüksek sesle olur diğeri fısıldayarak …

BİLGİ VE CEHALET mesela… Bilgi insanın aydınlanma arayışında meşale gibi yanan sürekli olarak öğrenmeyi ve yolda olmayı amaçlayan bir çabayken cehalet zihnin doruklarında bir yıldız olup parlayan bilgeliğin ışığını söndürme çabalarıdır. Kelime olarak baktığımızda cehalet bilgi yokluğu ve öğrenme karşıtlığıdır. Her ne kadar günümüzdeki cahiller her şeyi en iyi bilen bilir kişi misali ipe sapa gelmeyen görüşlerini ortaya koymaktan çekinmeyen saygın(!)kişiler oluyor olsa da ve bilgeler de bu cehaletin karşısında şaşkınlıktan susuyor konuşmuyor olsalar da cehalet bilginin olmadığı yerde ortaya çıkan hatta bilginin karşısında yükselen kapkara bir duvardır. Değerli Hocam Hakan Koçar ’da bir yazısında harika bir şekilde bu konuyu ele almıştı. Yine bu yüksek bilgili saygın kişilerden bir tanesi televizyona çıkıp ‘’Kürk Mantolu Madonna’’ kitabında Madonna’nın anlatıldığını dakikalarca ballandıra ballandıra anlatmış ve tüm bilgeler de bu eşsiz bilgilere şaşırmış ve susmuşlardı… Bu iki zıt kavram insanlığın gelişiminin önünde kora kor savaşırken aslında bize yine aynı şeyi fısıldıyor sessizce. Cehaletin karanlığı olmasa bilginin ışığını nasıl görebiliriz ki? Hay aksi! Yine karanlığa ayıp ettim oysa az önce özür dilemiştim kendisinden. E o kadar zıtlıktan bahsettim ki kendi kendime de bir tane zıtlık yapmayı bana çok görmezsiniz herhalde…

Sonuç olarak zıtlıkların bu büyülü uyumu yaşamın zeminini şekillendiren derin anlamlı bir şiir gibidir. Yukarıda ele aldığım yaşantımız boyunca görebileceğimiz belki de milyonlarca zıtlıktan sadece birkaçı. Ve görüyoruz ki her iki zıt kavram diğerinin varlığını ve değerini yükseltiyor ve bize yaşamın karmaşıklığını gösteriyor. Belki de yaşamın güzelliğinin bu karmaşıklıklardan geliyor olabileceği görüşünü yüreğimize kazıyor. Işığın karanlığa sevginin nefrete bilginin cehalete olan karşıtlığı yaşamın gizli labirentlerinde yankılanan birer ezgidir…

Bu karşıtlıklar varoluşumuzu anlamlandırıp içsel yolculuğumuzu zenginleştiren satırbaşlarıdır. Zıtlıklar yaşamın dengesini ve ritmini belirlerken bizi içsel farkındalığa götüren bu yolculuk esnasında derin bir arayışa yönlendirdiği için de büyüme ve zihinsel dönüşüm evrelerinde bize ışık tutan bir rehberdir. Tam da bu noktada bu zıtlıklarda kaybolup, zıtlıkların bir tarafına geçip karşı tarafı yok sayıp ya da yok etmek yerine onları kucaklamak sorunsuz ve sonsuz ruhani bir yolculuğun mükemmel haritası olacaktır. Çünkü hayat dediğimiz bu sahnede yalnızca zıtlıkların dansında kendi içsel ritmimizi bulur ve hayatın derinliklerinde çalan bu büyülü melodiyi daha iyi anlama şansını elde edebiliriz. Zıtlıkları farklılıkları kucaklayabildiğimiz ve bizden olmayanlara da saygı duyabildiğimiz bir dünyayı çocuklarımıza bırakacağımız en güzel miras olarak görebilmemiz dileğiyle…

ERGİN ERSÖZ