ŞAHSENEM PARLAK YAZDI : "GİBİ..."

7/9/2024

GİBİ...

Bir şeyin kişide kabul bulması için ya onda var olana benzer bir şey olması ya da eksik kalanı tamamlaması gerekir.

Tıpkı bizi anlattığını düşündüğümüz bir şiiri çok sevmemiz, bize benzeyen karakterleri anlatan romanların içinde kaybolmamız ya da anlatmayı çok isteyip de bir araya getiremediğimiz kelimelere özenle bir yazının içinde dans ettiren birine rastladığımızda “ sanki içimi okudun, vallahi tam da beni anlattın” dememiz gibi...

Pek sevmeyiz yabancıyı, yadırgarız; farklı, kendine has olanı illaki kenarından köşesinden eskiye andırsın isteriz. Tanıdık bildik şeyler güven verir bize. Konforu huzur sanırız.

********

Bugünlerde Emre Fel isimli birini keşfettim. Hatta yazıyı yazarken de bir yandan açtım şarkısını, ilhamıma katkı sağlasın diye. Barış Manço gibi uzun saçları var, Anadolu rock yapıyor, hatta sanki biraz da Cem Karaca gibi, ama daha soft bir tarzı var. Adam doksanlarda müzik yapmaya başladığında uyutulmuş, bir daha 20-30 yıl sonra uyandırılmış, sonra “ Kalk Emre! bu piyasa kirlendi, müzik desen değil, ses yok, sözler zaten yerle bir, frekans aralığı fena halde kulağı rahatsız edici. Gözünü seveyim hadi uyan da kimin yolundan başladıysan müziğe oradan devam et, Vallahi, bize eskiyi yaşat “ demişiz gibi.

İşte bize o yılları anımsatıyor mu?

Evet.

Alıp götürüyor mu o zamanlara?

Evet.

İçimize nahif bir tarzın var olabileceğine dair biraz olsun umut ekiyor mu?

Evet .

Bence bizim aradığımız duyguların, hislerin içten olduğu zamanlar. Belki 90 ‘lı yılların ruhuna duyduğumuz özlem de bundandır, kim bilir...

Ama tabii bir yanıyla da seviyoruz tanıdık sesleri, mekanları ve şarkıları. Peki farkında mıyız son yıllarda ne kadar çok aynıyız? Kuşkusuz “aynılaştırıldık”

Aynı tarz pantolon, aynı marka çanta, ayakkabı, etek, bluz, aynı saç tipi, aynı bardakta kahve, benzer mekanlar, benzer eğlence tipi, aynı dizi ve platformları takip ve en nihayet, aynı burun, aynı dudak, kaş, beden ölçüsü; bu böyle uzağa gider...

Bana kalırsa bunun nihaî sonucu ise “ mış gibi” olmak yani sahici olandan uzaklaşmak, sonrasında da “ ya ne bileyim sever gibiydi, dost gibiydi, sanki aşık gibiydi, iyi biri gibiydi, hiç terk etmeyecek gibiydi” leri duymak...

Gerçekten kim olmaya çalışıyoruz?

Niye durmadan birbirimize benzemeye çalışıyoruz?

Bu “ aynılaşmaya, gibi ya da mış gibi olmaya tepki göstermiyoruz?

Bu “duygusal ve şekilsel faşizmin” öznesi olmayı kabul ediyoruz?

Hep başkası gibi olma çabası ne zaman hakim oldu kültürümüze?

Hiç düşündünüz mü?

Kişi artık kendi sevdiği değil başkasının seveceği ya da olmayı arzuladığı gibi görünmeye çalışıyor; şurada yemek yedim, burada kahve içtim, şu marka saati aldım akşam şuraya takıldık, şu diziyi takip ediyorum...

Ne yediğimiz, içtiğimiz ve giydiğimizden ziyade hangi kesime dahil olduğumuz önem arz eder oldu artık.

Tabiri caizse kayışın koptuğu nokta, sosyal medyada gördüğümüz sunumları, temizlikleri, boş zaman etkinliklerini yapmaya çabalamamız bana kalırsa.

Çünkü sürekli bir tavsiye fikir verme hali var. Takip edenlerde de yapmazlarsa kendilerini eksik hissedeceği duygusuna yol açıyor bir yanıyla.

Yaradan bizleri bu kadar eşsiz yaratmışken biz nasıl bunca benzedik, benzemeyeni ötekileştirdik.

Bir “ aynılığa” hapsolduk bilmiyorum. Hiçbirimizin, birbirimizden farkı yok artık, ne hazin...

Umarım bir an önce bunu fark edip bu “ mış ve gibi” halinden kurtulur yeniden farklı ve kendimiz olmayı başarırız.

Sevgilerimle...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ŞAHSENEM PARLAK