YAZMAK; BİR VAROLMA MESELESİ...

1/22/2024

*İçinden taşanları paylaşmak

*Yaşamını idame edebilecek parayı kazanmak

*Kişisel tatmin

*Taşıyamadıklarının ağırlığından kurtulmak

* Ağzında tamamlanmadan öylece kalakalan cümleleri tamamlamak... Pek çok şey söylenebilir bu hususta.

Sait Faik “Haritada Bir Nokta” adlı öyküsünün son satırında “Yazmasam deli olacaktım” der. Belki de bazılarımız için aklımızı korumaktır yazmak. Bir ölçüde yaşama tavır almak da olabilir... Benim içinse yazmak; ilk etapta gelişi güzel sıralamaktır cümleleri üzerine karalayarak. Sonra o yazı defterimi başucuma koyup sabah uyanır uyanmaz yeniden okumak, üzerini karaladıklarımı çözümlemeye çalışmak. Sonra bundan da vazgeçip karalayışlarıma-kendimce- haklı sebepler bulmak.

Bir lego oyunu gibi sanki; kelimeleri üst üste yan yana iç içe koyup kendime paragraflardan muhteşem bir şato yapmak. Son kelimeyi yazıp bitirdiğimde ise bir heykeltıraş edasıyla yazımın karşısına geçip ona uzaktan bakmak eğri büğrü duran sütunları düzeltmek, fazlalıkları yontmak ve ona en az yazı kadar can alıcı, dahası unutulmaz bir başlık bulmak.

Bir kibir olarak da algılanmamalı. Yazarken kendine “acaba içinden çıkabilecek miyim” diye sorup bir parça da karamsarlığa kapılıp yazı bittiğinde bir şeyler ortaya koyabilmenin heyecanı bu esasında.

Samimice söylemem gerekirse bazı günler ellerimle ağzımı kapatıyorum ve “sus” diyorum kendime, sus ve yaz, gereğinden fazla ses, sözü küstürür, bulanıklaşan zihnin ancak sen yarattıkça netleşir, yaz çünkü bu bir parça senin de varoluş nedenin...

Çehov’un bir öyküsünde yazmaya dair-yazdıklarımı destekler nitelikte- şu cümle geçer; “ Birden her şey gözünde berraklaşır”

Son yıllarda inandığım bir şey var; insan belli bir yaşa gelince, sustukları, söylediklerinden fazla oluyormuş. İşte yazmak tam da böyle bir şey belki de; yıllarca anlatmaya çırpındıkların, aşkla bağlandıklarına haykırdıkların,

“ben olsaydım böyle yapmazdım” türünden hayal kırıklıkların, tamamlanmamış, yerçekimine inat öylece havada kalan duygulanımların, duyurmaya cesaret bulamadıkların...

İşte gün geliyor ve sen kendine yeterince yaşadım artık yazma zamanı diyorsun.

Yani sesini yalnızca kalbinin ve kaleminin duyacağı bir frekans aralığına ayarlayıp yazmaya başlıyorsun. İşte o an biten şeylerin de artık eskisi kadar acı vermediğini anlıyorsun aslında. Güzel bir gün, delice bağlanıp bitmesin diye harf harf okuduğun bir roman, erken giden sevgili, belki bir şiir...

Bu tekamül halî, insanın ruhuna müthiş de bir rahatlama ve özgürlük alanı tanıyor.

Peki tüm bunlar “dümdüz” öyle “inişli-çıkışlı” olmayan bir hayattan çıkar mıydı?

Sanmam, bana kalırsa edebiyatın derdi yazgısına boyun eğmeyen ve yaşadığı hayattan olmayanlarla idi ya da edebiyatla derdi olan kişi hayatına bi anlamda hoşluk katmak isteyenlerdi; belki iki ihtimal de mümkün...

“Bir düşüncenin çıkagelişi sevdiğiniz birisinin teşrifi gibidir” der Shopenhaver ve devam eder, “Bu düşünceyi hiçbir zaman unutmayacağımızı ve bu sevilen kimsenin asla bize kayıtsız hale gelemeyeceğini zannederiz. Fakat gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Eğer onu zaptı rapt altına almazsak en güzel düşünce bir daha ele geçirilemez biçimde unutulma tehlikesi altındadır”

O halde yazmak sanki bir yanıyla da dizginlenemez, ertelenemez bir iç coşkusu aslında.

Şimdi en başta zihnimde beliren o cümleye dönelim;

Yazmak bir yaşam bilgeliği mi yoksa yaşam acemiliği mi?

Bundan 373 yıl önce yaşamış Azize Teresa bir yazısında “Kelimeler eylemlere yol açar, ruhu buna hazırlar, kıvama getirir ve şefkate yönlendirir” demiş.

Yani bunca satırdan sonra öyle görünüyor ki yazmak bir yaşam bilgeli aslında;

”Olmak”, her şeye rağmen var kalmaya çalışırken tekamül duraklarını bir bir geçmek ve nihayetinde, serde bir iç coşkusu da varsa bunu kelimelere, satırlara dökmek kanımca...

“Aslında kalemimle düşünüyorum ben; çünkü kafam elimin ne yazacağını çoğunlukla bilmiyor” Ludwing Wittgenstain

“ İçinizde anlatılmamış bir hikaye taşımaktan daha büyük bir sıkıntı yoktur” Maya Angeolu

“Yazmak” üzerine yazmaya niyetlendiğimde kafamda evvela kocaman bir soru belirdi;

Yazmak bir yaşam bilgeliği mi, yoksa tam tersine bir yaşam acemiliği miydi?

İnsan neden yazardı?

ŞAHSENEM PARLAK