MELEK KAVŞUT ÖYKÜSÜ: " TÖRE"


MELEK KAVŞUT
TÖRE
Meyra Ebe, o gün Cehennem Deresi’ne bağlı köylere, aşısız bebekleri ve kayıt dışı nüfusu tespit etmek için gitmişti. İşini başarıyla bitirmenin sevinci içinde, görev yeri olan Büyük Yamaç köyünün yolunu tuttu. Bir hayli yorgundu; zira yolun yarısını yürüyerek katetmişti.
Büyük Yamaç yol ayrımında dinlenirken, aniden başındaki mavi beresini alıp kaçan bir adam gördü. O an hem büyük bir şaşkınlık hem de yoğun bir korku yaşadı. Adam; uzun boylu, iri yapılı, yirmi beş-otuz yaşlarındaydı. Ela gözleri çok şey söylüyordu. Korkuya kapılan Meyra Ebe, köye doğru koşmaya başladı. Aslında bu, Meyra’nın korkuyla ilk tanışması değildi; daha önce de defalarca korkmuştu ama bu kez gözleri büyümüş, vücudu kaskatı kesilmişti. Sanki dili tutulmuş, oracıkta can verecek gibiydi.
Kafasındaki cevapsız sorular birbirini kovalarken köyün çobanlarıyla karşılaştı. Yaşadıklarını anlatınca çobanlar ona korkmaması gerektiğini söylediler. Adamın adının Ozan olduğunu ve "köyün delisi" olarak bilindiğini anlattılar. Şehre pek inmediğini, dağlarda yaşadığını, bazen köylere yakın yerlere gelse de aslında zararsız biri olduğunu eklediler. Bunun üzerine Meyra biraz sakinleşti.
Hava artık kararmıştı. Akşamın o donuk kızıllığı, Meyra Ebe’nin körpe yüreğine yeniden bir ürperti saldı. Sağlık evinin bahçesine girdiğinde, Ozan’ı kapının önünde çökmüş, kendi kendine konuşurken gördü. Bütün cesaretini toplayıp dimdik durmaya çalıştı. Ozan ona yaklaşıp elindeki bereyi uzattı ve omzuna dokunarak, "Korkma ebe hanım, sana kötülük yapmam. Ben kimseye kötülük yapmam. Sen benim arkadaşımsın; herkes 'deli' diyor diye benden korkuyorsun, değil mi? Ama ben deli değilim ki," dedi.
Meyra, Ozan’ın bu samimi sözleri karşısında bir nebze de olsa rahatlamıştı. Ona duyduğu güvenin verdiği cesaretle o soruyu sordu: "Seni bu noktaya getiren bir hikâyen mi var?"
Ozan; üniversite okumuş, İstanbul’da büyümüş bir genç olarak memleketi Mardin’i gezmek ve tanımak amacıyla gelmişti. Burada kendi köyünden bir kızı sevmiş ve evlenmek için izin istemişti. Ailesi rıza göstermeyince, Ozan ile Berfin birlikte kaçmaya karar vermişlerdi. Ancak beklenen o gün geldiğinde Berfin’in ailesi durumu öğrenmiş ve gençlerin peşine düşmüştü. Çıkan arbedede Berfin ölmüş, Ozan ise ağır yaralanmıştı. Günlerce hastanede yattıktan sonra, ailesinin de başında beklediği o uzun tedavi sürecinde gözlerini ilk açtığında Berfin’i sormuştu. Onun öldüğünü öğrendiğinde ise adeta yıkılmıştı. Köyün sokaklarında günlerce "Berfin!" diye bağırarak, feryat ederek dolaşmıştı. Bedenen iyileşse de içindeki o büyük duygusal boşluk ve sevdiğini kaybetmenin acısı, adının 'deliye' çıkmasına neden olmuştu.
Kısa sürede Meyra ile Ozan abi-kardeş gibi oldular. Ozan, başından geçenleri anlatırken Meyra derinden üzülüyor ve onun için ne yapabileceğini uzun uzun düşünüyordu. Ozan, o kara günü yaşlı gözlerle anlatmaya devam etti:
"O gün onu alıp götürdüler; ölüme gidiyordu. Kanlar içindeyken bile bağıramadı. Bağıramadı... Çünkü töreler diline, dilimize kilit vurmuştu. Arkasından baktığımda başı kanıyordu, gözleri ıslaktı. Yalnızca bana baktı ve 'Beni kurtar,' dedi. Geride bir damla gözyaşı ve kocaman bir töre bıraktı.
Onun sesini ilk ve son defa o an duydum. Ben de bağırdım arkasından. Dünya küçüldü gözümde; sevdam, sevgilim ve düşlerim paramparça oldu. Geceleri buralarda doğa acımasız olur; o doğa beni iyice içine çekmişti. Gözlerimi hastanede açtığım zaman Berfin’i sordum, 'Öldü,' dediler. İşte o zaman haykırdım. Hıçkırıklarımla her yeri inlettim. Sanki gökyüzünden yüreğime ateş yağıyordu. İçim yanıyor, ağzım kan kokuyordu. Acı çekiyordum...
Erkekler ağlar mıydı hiç? Köylülerin gözünde küçük düşmüş, ufalmıştım; utanmıştım. Berfin’imi almışlardı elimden. O günden sonra bana 'deli' dediler, itiraz etmedim. Deli olmak işime geldi belki de. Onun ruhu burada; bu dağlarda, ayrıldığımız yerde kaldı. Son bakışı, son kokusu, son gülüşü... O gün ölümün kucağındayken bile daha mutlu ve özgür yarınlar düşledim. Olmadı, olamadı; töreye kurban gittik."
Kısa bir süre sonra Meyra Ebe’nin desteğiyle Ozan tedavi gördü. O süreçte ailesi de Mardin’e geldi. Hastaneden sağlıklı bir şekilde çıkıp İstanbul’a, ailesinin yanına döndü. Arada bir Berfin’in kabrini ziyarete gelirdi. İlerleyen zamanda Meyra Ebe oradan tayin olup gidince, artık Ozan da gelmez oldu. Çok zaman sonra Meyra’nın duyduğuna göre Ozan, yurt dışında geçirdiği bir kaza sonucunda yaşamını yitirmişti.
Hayat işte... İnsan, yaşamının nerede başlayıp nerede biteceğini asla bilemiyor.
