HÜZÜNLÜ BİR AŞK ÖYKÜSÜ



HAKAN KOÇAR
GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE AŞK
Güneşli bir hafta sonuydu. Doktorumun tavsiyesi üzerine haftanın bir günü rutin olarak gittiğim yemyeşil ağaçların devasa boy verdiği ormanın derinliklerinde rastladım ona. Güneşin parlak ışıklarının aralıklarla sızdığı dalların arasından, biraz ötedeki geniş boşluğa doğru düşen şeffaf ışık huzmesinin altında bir siluetti önce. Merakla yaklaştığımda giderek belirginleşen hatlarını fark ettim. Saçları dökülmüş, kırışıklıklarla dolu yüzüyle bana gülümseyen yaşlı bir adamdı bu. Bir yandan bana bakarak gülümsüyor, bir yandan da hafif mırıltılarla tutturduğu bir ezginin eşliğinde zarif bir şekilde dans ediyordu. Onu gözlerime inanamayarak bir süre öylece izledim, kalbim huzurlu bir sıcaklıkla dolmuştu.
Yemyeşil ağaçların altında, güneşin ışığıyla oynayan yaprakların arasında, bu yaşlı adamın dansı adeta bir ritüel gibiydi. Onun zarif hareketleriyle doğa arasında bir uyum vardı, sanki birbirlerine ahenkle cevap veriyorlardı. Bu görüntü karşısında içimde bir huzur ve dinginlik hissettim. O an, doğanın gücünü ve yaşamın döngüsünü daha derinden kavramıştım. Yaşlı adam ritmik dansını bitirip yavaş adımlarla bana doğru yaklaşarak; "Hoş geldin" dedi. Onun nazik sesiyle etrafımdaki sessizlik daha da belirginleşti. "Hoş geldin" dediği an, sanki bu ormanın bir parçası olduğumu hissetmiştim. Ona gülümseyerek "Teşekkür ederim, bu harika doğada bulunmak gerçekten büyüleyici," dedim. O da bana gülümseyip başını hafifçe salladı ve "Evet, doğa bize her zaman huzur ve dinginlik sunar. Burası benim için özel bir yer, burada ruhum dinleniyor" diye ekledi. Onu daha önce burada hiç görmediğimi söyledim, "ilk defamı geliyorsunuz buraya?" diye sordum. Yaşlı adamın gözleri hafifçe parladı ve başını salladı: "Burası benim sığınağım, evim, ben yıllardır burada yaşıyorum..."
Yaşlı adamın beklenmedik cevabı karşısında şaşkınlıkla bakakaldım. Bu devasa ormanın içinde yıllardır yaşayan birinin varlığına şaşırmıştım. Onun sığınağı ve evi olarak bir ormanı seçmiş olması, onunla ilgili daha da fazla merak uyandırdı içimde. Gözlerimdeki şaşkınlığı fark eden yaşlı adam, yüzüne takındığı aynı gülümsemeyle devam etti:
"Hikayemi merak ediyorsun değil mi?"
Şaşkınlığım devam ediyordu, başımı sallayarak onayladım. Yaşlı adam, yine hafif bir gülümsemeyle, "Evet, herkesin bir hikayesi vardır," dedi. "Benimki de uzun ve dolu dolu bir yaşamın öyküsü işte"...
Başını yere doğru eğdi. Kıstığı gözlerinin etrafındaki kaz ayakları daha da derinleşmişti. Gülümsemeyi aniden bırakıp hüzne bürünen yüzü, geçmişten bir acının ifadesini takınmıştı. Sanki derinlerden bir yerlerden geliyordu yaşlı adamın hikayesi.
Ani değişen ifadesi ve derin, hüzün dolu bakışları şaşkınlığımı daha da arttırmıştı. Onun içsel yolculuğunu ve yaşadığı zorlukları düşündüm. Gözlerinin derinliklerindeki acıyı görebiliyordum. O sessizliği bozan ilk kelimeyi söylemeyi bekledim, hislerini paylaşmaya hazır olduğumu göstermek için. Gözlerimi yaşlı adama çevirerek sessizce dinlemeye hazır olduğumu göstermeye çalıştım.
"Acı bir aşk hikayesi benimkisi" dedi "Sonra da küskünlüğün ve kaçışın hikayesi"... O'nun bu duygusal, bu hüzün dolu açıklamasıyla birlikte, içindeki derin acıyı hissetmeye başlamıştım. Bir an için sessizlik hakim oldu, sözlerinin etkisi altında kalmıştım. O sessizliği bozmak için dudaklarımdan dökülen tek kelime, "Anlatır mısınız?" oldu. O, sessizlik içindeki derin çırpınışından kopup başını hafifçe kaldırdı, gözlerime baktı. İçindeki hikayeyi anlatmaya hazır olduğunu anlamıştım.
Dudaklarından çıkan titrek ses, duyduğu acıyı ele veriyordu; " Elif'ti adı" dedi... Yavaşça yutkundu, boğazındaki düğüm yumruk olmuş, nefes almasına dahi izin vermiyordu sanki. Gözleri nemlenmişti; "Çok sevmiştik birbirimizi..."
Bir şeyler söyleme gereğini hissediyordum, belki de onun acısını anladığımı ifade edebilmek için, "Geçmiş zamanı konuşmanın acısıyla baş etmek zordur" diye devam ettim, "Ama Elif'i hatırlamak, onunla yaşadığın güzel anıları canlandırmak da bir o kadar değerli olmalı."
Hep yere bakan başını kaldırdı, acıyan gözlerle yüzüme baktı ve; "Onu öldürdüler!.." dedi. Başını tekrar eğerek toprağa bakmaya devam etti. Hüzün dolu gözlerinden iki damla yaş süzülmeye başlamıştı. Yüreğim sıkıştı, yaşadığım büyük bir şoktu. Olduğum yerde dona kalmıştım. Söyleyecek bir şey bulamadım, sadece sessizlik içinde yanında olduğumu hissettirmek istedim. Titrek cümlelerle anlatmaya devam etti; "Ben aslında bir mühendisim. Çalıştığım şirketin bir projesi için gittiğim küçük bir kasabada tanıdım onu. İlk bakışta sevdik birbirimizi, evlenmekti niyetimiz. Mutlu bir yuva kuralım istemiştik. Ama ailesi son derece tutucuydu. Onu istemeye gitmemize bile zor razı oldular. Elif'i kasabanın bir zenginine söz verdiklerini, onunla evlendireceklerini söyleyip bizi o evden adeta kovdular. Bir daha da asla bu işi uzatmamamı, aksi durumda çok kötü şeyler olacağını söyleyerek tabii"...
Yaşlı adam, titreyen sesiyle devam etti: "O gün, Elif'i kaybetmek, hayatımın en büyük yıkımı olmuştu. Onunla kurmayı hayal ettiğimiz mutlu yuvayı, onun gözlerindeki ışığı kaybetmiştim. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. İki gün sonra bir arkadaşının vasıtasıyla Elif'ten bir mektup aldım. Beni çok sevdiğini asla bir başkasıyla evlenmeyeceğini söylüyordu. Onu kaçırmamı istiyordu." Başını yukarı kaldırıp, uzun ağaçların arasından sızan ışık huzmelerine baktı. Gözleri biraz daha kısılmıştı. İki damla göz yaşı yavaşça süzüldü kırışmaya başlamış yanaklarından.
"Senin için ölürüm, demişti o mektupta, senin için ölürüm!"
"Onu kaçırmaya karar vermiştim. Ne olursa olsun birbirimizin olacaktık. Hemen orada birkaç cümle karalayıp, bana o mektubu getiren arkadaşından Elif'e yolladım. İki gün sonra, sabah ezanından sonra hazır olmasını istedim"
Merakım iyice artmıştı. O da bu merakımı hissetmiş, biraz da rahatlama ihtiyacının verdiği istekle anlatmaya devam ediyordu:
"Dediğimiz saatte daha önceden temin ettiğim bir arabayla evlerinin önüne yanaştım. Bir dakika geçmemişti ki Elif'i kapıda gördüm. Gözleri ışıl ışıl gülümsüyordu. Aceleyle arabaya doğru yürürken ben de arabadan inmiş ona doğru yürüyordum. İşte ne olduysa o an oldu. Elif'in büyük ağabeyi ve yanında babası kapıda belirdiler. Ağabeyinin elinde bir tabanca vardı. Bağırdılar, çağırdılar, giderse öldüreceklerini söylediler, bizi kasabaya rezil edemezsin dediler"...
Anlattıkça gözyaşları daha da artıyordu. İlk gördüğümde şarkılar mırıldanarak dans eden bu yaşlı adam, şimdi perişan halde ağlıyordu. "Elif'im onları dinlemedi tabi, beni sevdiğini söyleyip, isterseniz vurun diyerek arabaya yöneldi. Ben de sürücü kapısına doğru yöneldim. Tam arabaya binecektik ki bir el silah sesiyle tüm sokak inledi. Kafamı kaldırdığımda Elif'imin siyah saçlarının arasından kanlar sızıyordu. Bir an için gözlerime baktı, sonra olduğu yere yığıldı. Çıldırmıştım, o öfkeyle ağabeyine doğru bir hamle yapmıştım ki bir el silah sesi daha duydum. Gözlerim karardı, derin ve karanlık bir boşluğa doğru düştüm. Kendime geldiğimde İstanbul'da bir hastanedeydim. Aradan aylar geçmiş, yediğim kurşun kalbimin hemen yanına saplanmış. Ölümümü beklerlerken kendime gelmişim işte. Hastaneden çıktıktan sonra dünyaya küstüm, insanlardan uzaklaşmak ve kendi ruh alemimde Elif'imle birlikte olmak tek arzumdu. Bu ormanı yurt edindim kendime ve yıllardır buradayım. Küçük bir kulübem var, ne bulursam onu yiyorum. Ama hep sevdamla yaşıyorum. Zalim insanlardan uzakta Elif'imle mutluyum. Sen geldiğinde de Elif'imle dans ediyor, ona şarkılar söylüyordum"
Şimdi yutkunma sırası bana gelmişti. Kimdi bu acı hikayenin sahibi olan adam? Bir meczup mu, deli mi; yoksa içi nefretle dolu, aşkı ve sevgiyi bilmeyen insanoğlunun zulmettiği bir mazlum mu?..
Yaşlı adamın yanından ayrılırken aklımda iki deli soruyla boğuşuyordum "İnsan aşk için ölür müydü, insan aşk için kendini koca bir ömür bir ormana hapseder miydi?"...