GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT EDEBİYAT SAYFAMIZDA

İFFETSİZİN KIZI

Öylesine yersiz, öyle penceresizim ki… Bir gölgenin tutsaklığını yaşıyorum. Lekelerle dolu bir hayatın aynalara yansımasıyım. Kaç zamandır ötesiz bakıyor gözlerim. Yakası kirlenmiş bir kimlik taşıyorum. Bütün ömrümü gecelendiren, karanlıklara boğan bir annenin kızı olmak tek suçum.

Nereye gitsem buluyor beni geçmişim. Annemin geçmişi demek daha doğru olur aslında. Bir çemberin içinde durmadan dönüp duruyorum. Bitiş noktam yine başlangıcım oluyor. Aç serçeler için yem serpiştirsem dönüp gidiyorlar arkalarına bakmadan. Şaibeli olduğum galiba alnımda yazıyor.

Yazgımdaki söküğü dikmek istiyorum. Nafile hiçbir yamayı tutmuyor. Ben ne kadar doğruluğun takipçisi olsam da ellerime bulaşan kirli sular, bir türlü arınmak bilmiyor. Annemin bana mirası bir sandık dolusu ağı. Keşke elimde olsa da kendimi bu mirastan men edebilsem…

Herkese olan ölüm size de var diyorum. Ama gelin gör ki sesimi duyuramıyorum. Beni horlarken beni aşağılarken ölümün var olduğunu hatırlamalarını istiyorum. "Kul kınadığının yaşadıklarını yaşamadan ölmezmiş." Bu sözü hiç mi duymadınız diye yüzlerine bağırmak istiyorum. Kıyamıyorum. Beni bu denli kıran insanların bile böyle bir kadere mahkûm olmasını istemiyorum. Duygudaşlık kuruyorum. İçimdeki tarifsiz acıları, onların da yaşamasını istemiyorum. Hassasım, ince düşüncelim, narinim. Belki de bu yüzden. Kırmayı, incitmeyi bilmediğim için kırılıyor, inciniyorum.

Yine de seviyor, annemi, yine de özlüyordum. Damgalı bir kadın da olsa o benim annemdi. Bir yanım nefret ederken diğer yanım gizli gizli seviyor. Gözlerini gözlerime çeken mıknatısın etkisinden bir türlü kurtulamıyorum. Sonsuz bir boşluk vardı gözlerinde, bir de derin bir kuyu. Sesi kaldı kirlenmiş fotoğrafların içinde. Anlamsız kahkahaları…

Orta sondaydım, eğer gerçeği var ise annen öldü dediklerinde. İki hafta kadar eve hiç uğramamıştı. İki günde bir olsa da eve mutlaka uğrar, bir miktar para bırakır, birkaç kap yemek yapardı. O gün evde kaldıktan sonra, akşama doğru karanlıklar içinde yeniden kaybolurdu. Hiç konuşmazdık annemle. O anlatmaz, ben de sormazdım. Başkalarından duyardım ne iş yaptığını. İki hafta kadar eve uğramadı. Kokuyordum. Param da kalmamıştı. Kapı çalınınca telaşlandım. Annem anahtarıyla açardı kapıyı. Açıp açmama konusunda tereddüte düşsem de açtım kapıyı. Belki de anahtarı kaybolmuştu. Daha önce görmediğim iki adam annemin öldüğünü söyleyerek bir miktar para bırakıp gittiler. Belirli aralıklarla geleceklerini ve bana para bırakacaklarını söyleyerek gittiler. Saatlerce donakaldım. Sonradan sonraya yanaklarıma süzülen iki damla gözyaşı, bir türlü kurumadı.

Babama gelince kim olduğunu bilmiyorum. Kimin kızıyım. Hangi günahın tohumuyum. O bile bilmiyordu belki bir kızının olduğunu. Annem hiç evlenmemişti. Sanki yüzümün derisine dipnot düşmüşlerdi. İffetsizin kızı. Okula gitmeye utanır olmuştum. Fırından ekmek almak en büyük işkenceydi. Sonra bakkal Rüstem amca… Bir kalıp peynir ver dediğimde kalbimi bıçaklarla oyar gibi bakardı. Bütün mahalleyi üstüme kışkırtır dururdu. Mahalledeki kadınlar kızlarının benimle arkadaşlık yapmasına izin vermezdi. Erkek çocuklarını ve kocalarını benden uzak tutardı. Anası soylu…

Bir Hafize teyze anlardı beni. Köşe başındaki apartmanın ikinci katında otururdu. Mahallenin sevdiği, saygı gösterdiği birisiydi. Allah’tan korkun. İlişmeyin şu kıza, diyeli onu da düşman bilmişti mahalleli. "Kör sağır dilsiz olacaksın. Görmeyecek, duymayacak, konuşmayacaksın. Okuyup büyük insan olacaksın. Bugün seni incitenler, yarın karşında saygıyla eğilecek kızım!" derdi.

Sen görmedin Hafize teyze. Dediğin gibi oldu. Ben okudum. Adamların getirdiği para birkaç sene sonra kesildi. Anladım aslında annem üç yıl önce değil daha yeni ölmüştü. Hem çalışıyor hem de büyük bir azimle okuyordum. Tıp fakültesini kazanıp iyi bir kardiyoloji uzmanı olmuştum. Yurtta kaldığım sürüce haftada bir torunlarının olmadığı vakitlerde gider Hafize teyzemin elini öperdim. Saatlerce başımı göğsüne dayar ağlardım. Hafize teyze mahallede iken beni yanına almak istemiş fakat annemin günahları buna engel olmuştu. Hafize teyzenin çocukları, böyle düşünüyormuş: Çocuklarının terbiyesini bozacakmışım. Bir yıl önce kaybettiğim Hafize teyzemin yerini hiçbir sevgi dolduramadı. Gerçi Hafize teyzemden başka kimim vardı ki?

Muayenehanemdeyim. Kapı çalındı. Yaşlı bir adam, benim yaşlarımda bir kadın ve dört beş yaşlarında bir erkek çocuğu içeriye girdi. Yaşlı adam ağlayarak "Doktor, hanım torunumu kurtar kalbi delik. İki yıl önce babasını da bu hastalıktan kaybettik." dedi. Çocuğu muayene ettikten sonra, elimden geleni yapacağımı, verdiğim ilaçları kullanarak on beş gün sonra kontrole gelmelerini söyledim. Durmadan teşekkür edip dualar eden adama dönüp Rüstem amca beni hatırladın mı, diye sordum. "Hatırlayamadım kızım. İyice yaşlandım. Gözlerim de eskisi gibi görmüyor, sen kimsin ki kızım!" dedi. Ben Bahar, Rüstem amca... İffetsizin kızı. Hatırlamadın mı? Ağlayarak dışarı çıktı Rüstem amca. O günden sonraki muayenelere gelmedi. Bir yıl süren yoğun bir tedavi ve iki operasyondan sonra torunu sağlığına kavuştu.

GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT