EDEBİYATIN GELECEK VADEDEN İSMİ ÖYKÜ VE ŞİİRLERİYLE ÇINARALTI'NDA

AKTUĞ’UN MASKELERİ

Limanına varmış bir gemiyim akşamın sömestrinde. Yüzüme yamadığım sahte gülümsemeyle bir yirmi dört saat daha tükendi ömrümün gerisinde. Dilsiz serzenişler, hayata karşı yinelenen kıvrak zamanın arka bahçesinde raks etmekte.

Şemsin türküsüyle üç yüz atmış beş kapının her gün birini aralar, akşamın ilk evresiyle de kapatırım ardı ardınca. Hep aynı ezgide yürürüm ömrüme açılan caddelerde. Yaşamıma biçilen kaftan gelgeç birer gölge oyunundan ibaret… Birbirini kovalayan akrep ve yelkovan ölüme ilerleyen şafakları bir bir ağartmakta sırasıyla.

Kaç rengi var çehreme takındığımız maskelerin? Mavi, kırmızı ya da gök zümrüt. İş yerinde yavruağzı, evde limonküfü, çarşıda pazarda soğan kabuğu… Eşit aralıklarla değiştirdiğim peçe, bazen güler yüzlü bazen somurtkan veya asabi. Hayat sahnesine uyarlanmış piyonlardan ibaret değil mi ki insanoğlu zaten.

Günün gereği celladı olmak istediğim alarmın çalmasıyla yataktan fırladım. Çorabımın birinin siyahken diğerinin füme rengi olduğunu simitçi çocuğun tuhaf bakışları sayesinde fark ettim. İş arkadaşlarıma günaydın tebessümü takınırken değiştirdiğim bukalemun derisinin gün boyu devineceğini çok iyi biliyordum. Oysa yüzlerini bile görmek istemiyordum. Hele İçlerinden biri var ki selam vermeyi bırakın her görüşümde duvara çarmıhlamak istiyordum.

Çitlerin arkasında yaşamaktan yorulduğumu hissediyorum. Kendime sıfır kilometre olmanın vuslatını hayal ediyorum. Mevsimine göre urbalarla kuşanmak yerine, olmayı arzuladığım iklimin havzasında yüzmek istiyorum. İstediğim zaman ağlayıp sorgusuz sualiz ve gamsız gülmeyi diliyorum. Bir kelebeğin kanat çırpışıyla keyiflenmeye, ağacın yaprak dökmesiyle bulutlanmaya istek duyuyorum. Ve her şeyden önemlisi kendi göğümün üstündeki lambaları, kendi şevkimce açıp kapatmayı umut ediyorum.

Odasına çağırıp attığı nutuklardan sonra elime bir yığın dosya tutuşturan patronuma kendisiyle çalışmaktan onur duyduğumu söylerken aslında dünyanın en onursuz insanı vasfındaydım. İki, bilemediniz üç, hayır onlarca yüzü vardı Aktuğ’un.

Elinde akşam gazetesi olduğu halde yolumu kesen Filiz teyzenin yakındığı bel ve bacak ağrılarına kederlenmiş, benzeri mizaçlarımla sessizlik nöbetinin yollarını arıyordum. Kuzenimin düğününde palyaço suratıyla dolaşırken köstebek yuvaları gibi delik deşik bir yüreğin iniltisiydim aslında.

Yayvan dudaklarımla yüzüme takındığım şapşal gülümseme, içimdeki öfkenin şekil değiştirmiş haliydi poliklinik sekreterinin çağırdığı saniyelerde. Hastane duvarlarına hasta fotoğraflarından oluşan bir pano asılsa en ibiş vesikalık benimkisi seçilirdi tereddütsüzce. Karasular indi yüzümün mimiklerine.

En ağır balyozu kafasına indirmek duyusuyla yanıp tutuşurken ürkek bir kiracı edasıyla mahşeri yaşadım ev sahibimin karşısında. Şakaklarım nasır tutmuş on bin çeşit maske takıp çıkarmaktan. Korkuyorum aynalardan. Burnumda havuç, boynumda kaşkol, kocaman bir kardan adam göreceğim aynaya yansıyan siluetimde.

Sevgimi boyutlandırmak isteyen eşime aşk değil alışkanlığım olduğunu ifade edebilmeyi isterdim. Kırık ayaklı bir sandalyede anılarımın can çekiştiğini, belleğimdeki tek aşkın on yedi sene öncesine ait saklı bir kentte bekleye durduğunu haykırabilseydim keşke gözlerimde sevdasını ararken.

Kırk tane maskem var benim. Kırkını da kırıp atmak isterdim. Mahsur kaldığım kalıpları tek tek baltayla kırabilmeyi, kamuflaj örtülerinden sıyrılıp firari bir kaçak olmayı isterdim. Misafir olduğum bedenimden gerçek kimliğime hicret edebilsem, başkaları yerine kendi belirlediğim sınırlar içinde yaşayabilseydim keşke.

Kırk birinci maskem katran karası. Kırk birinci maskem olmaz olası. İşimi kaybetmemek için yüzüme boca ettiğim kömür siyahı. Küçük bir bedenin çığlıklarıyla dolu avuçlarımın içi. Olayı bütün çıplaklığıyla gören gözlerimin o anda dağlanmasını, patronumun ölüm eşkâliyle masum bir çocuğun üzerine çöküşünü görmemeyi yeğlerdim.

Küflü yüzümü galiz bir yalanın sapağına çevirdim. Bildiklerimi, gördüklerimi oynak bir hayal gibi dimağımdan silip attım. Görmedim dedim. İşitmedim dedim. Aydan aya evime götüreceğim üç kuruş için körpe bir yavrunun hıçkırıklarını boynumun köküne dayadım. Suçlu bir insanın elini kolunu sallayarak hakikatin duvarını baltayla yıkışını izledim. En az onun kadar suçlu olan Aktuğ’u yaşamı boyunca böcek gibi ezilmeye hüküm giydirdim.

Kırk birinci maskemi, kangren olmuş yüzüme paslı çivilerle ilelebet monte ettim.

GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT

..............................................................................................................................................................

Related Stories