BİR GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT ÖYKÜSÜ: "ŞİKESTE GRAMOFON"

ŞİKESTE GRAMOFON

“Sesin şikeste bir gramofon şimdi kulaklarımda. ”Ömrümün o safhasını tasvir etmeye kalksa, siyah kalemle karalanmış katran karası bir sayfa, derdi. Anlamı zorunluluk, anlamı zavallılık, anlamı yoksulluk… İçinde feryat besleyen sığıntılık. Yazısını duvarlar arasına hapseden bir boyunduruk. Hayatın orta yerinde çırılçıplak kalmış bir genç kız. Korunak diye sırtına geçirdiği urba sökülmüş, bin parçaya ayrılmış, yamalı bir paçavra. İçinde büyüttüğü nefret tenini sayısız kere temirçaldan geçirmiş. Kalbinde paslı prangalar, göğsünde dolaşan onlarca dikenli tel. Yatağa bağımlı ihtiyar bir kadına mı yoksa o ihtiyar kadına benliğini esir eden taş yürekli adama mı garezi… Damarlarında kan yerine zehir dolaşan bir caniye mi, o caniye bırakıp giden anne babasına mı yoksa hiddeti. Kendisinin bile çözemediği bir muamma… Düğüm olsa iyi, kör düğüm olmuş orlon bir ip yumağı. Kan kusarak ölen babasının kaybıyla üstüne zifiri karanlığın devrildiği ömrü, kalın urganı boynuna geçirerek bu dünyadan göçen annesinin gidişiyle yeni çarktan çıkmış bıçakla dilimlenmişti. Zalim amcasının gemisine binmek zorunda kalınca da kaptansız, rotasız geminin pruvasında sulara karşı koyamayarak, batık bir şehre dönüşmüştü. Mendiliyle elemini sileceğini zannettiği adam cefasını büsbütün alnına sıvamıştı. Hoyrat vadilerin tersten esen rüzgârları arasına bırakmıştı on dört yaşındaki sabiyi. Tek celsede hükmünü kesmiş, yetmiş iki yaşındaki canlı cesedin çırpınan bedenine hizmetçi eylemişti kaderini. Soruyordu kendi kendine. Yaşamını kundaklayan harın bir adam mı, yoksa taşlaşmış vücuttan çıkan tahammülsüz bağırtılar mıydı? İçinde palazlanan nefret öylesine büyük öylesine harlıydı ki zavallı kadının inleyişleri katılaşmış kalbinin duvarına çarpıp aynı hızla geri dönüyordu. Elleriyle bezini değiştirip yemeğini yediren Beyza, yüreğiyle ona karşı siyahi değirmiler tığlıyordu. Yaşıtları dışarıda oynayıp okula giderken ihtiyar bir kadının tırnaklarını kesip banyosunu yaptıran bu çocuk, yazgısını sessizliğe kurmuştu. Kaya kütlesinden ses çıkıyordu da Beyza’nın dudaklarından tek kelime dökülmüyordu. Temizliyor, yıkıyor, yediriyor ve susuyordu. Beyza lal, Beyza sağır.On beş yıldır kaderini yatağa bağımlı olarak sürdüren yaşlı kadının yürümek kadar hasret çektiği bir şey daha vardı: Konuşmak. Ömrünü dört duvar arasında geçiren ihtiyar kadının kelama muhtaç olması kadar doğal bir şey yoktu. Gençliğini, görüp geçirdiklerini anlatıyordu Beyza’ya. Anlatıyordu da evin kolonları arasında kaybolup gidiyordu söyledikleri. Sağır ve dilsiz olsa bir bardak su isteğinde karşılıksız kalmaz mıydı talebi. Neden konuşmuyordu gelincik tarlasından gelen bu peri kızı. Nasıl da üzülüyordu evladı olarak gördüğü çocuğun konuşmamasına. Emekli bir memur olan Seher Hanım’ın en büyük pişmanlığı; evlenmemiş olması değil de zamanında bir meleği evlat edinmemiş olmasıydı. Emekli olduktan bir yıl sonra Beyin kanaması geçirip yatağa bağımlı kalan kadın ölümün kendisi için mükâfat olacağını düşünse de yazılanı yaşamak üzere nefes alıp vermeye devam ediyordu. Hayatı katı bir buz parçası gibi kırılmış, lakin henüz erimesini tamamlayamamıştı. Seher, çıkış yolları tutulmuş bir yolcu; Seher naçar.Aynı çatı altında farklı kaderleri yaşayan iki farklı karakter. Biri göç saatini bekleyen göçebe, diğeri içindeki kapıları güneşe karşı kilitleyen münzevi. Fark etmedikleri ortak bir yanları vardı aslında. Her ikisi de kendi boşlukları düzleminde umarsızca dönen iki pervane.Bir türlü alışamadığı mahzeninde yalnızlığı tellal olmuş bağırırken ne de çabuk geçiyordu zaman. İhtiyar bir kadının yanına uşak olarak verileli bir sene olmuştu. Aydan aya bakım parasını almaya gelen amcası Seyit’i görünce kaburgasına sayısız çiviler çakıldığını hissederdi. Beyza’nın sırtından kazandığı haram parayla yediği lokmaların o adamı dirhem dirhem zehirlediğini görmeyi isterdi. O parayı ona kazandıran yaşlı kadını da … Beyza, ayağının burkulmasına sebep olan büyük taş yüzünden parmakları arasına doluşan küçük çakıl taşlarını da suçluyordu. Oysa çakıl taşlarının ufalanıp toprak olmaması için sebebe ihtiyacı vardı. O sebebin Beyza olması tamamen bir tesadüftü. Soğukkanlıydı Beyza. Soğukkanlı olduğu kadar da hüzünlü. Seher Hanım’ın kahvaltısını yaptırmak için hazırladığı tepsiyle yanına gelen Beyza, sessizce çekip giden bir hayatın önünde diz çöküp dona kalmıştı. Tekerlekleri raylardan çıkmış vatmansız bir tramvayın içinde savruluyordu. Beynine hücum eden gam dalgaları annesinin ölümüne eş acılara yelken açıyordu. Garip bir fısıltı duyuldu dudakları arasından: “Sesin şikeste bir gramofon şimdi kulaklarımda.”

GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT