BİR GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT ÖYKÜSÜ: "KARANFİL MASALI"


KARANFİL MASALI
Issızlığa yuvarlanan bedenimin karartısı düşmüştü kuru karanfil yapraklarının üzerine.
Geçmişe uzanan kollarım, yıllar öncesinin sayfalarını aralıyordu. Tutunduğum gölgeler, anıların sökülmüş atlasından sızıp rotamı maziye doğru çevirmişti. Bir dal kuru çiçek, dünü öteleyen perdenin yeniden açılmasına sebep olmuştu.
Tozlu raylara gömülmüş yirmi iki senelik zaman dilimi. Evvelden ahire kulaç atan bol posalı kalp sancısı. Kirpiklerimde, kurumuş şelalenin son damlaları. Anılardan avuçlarıma kıyılan fersude bir hikâye yığını. Kapılarını sürgülediğim rutubetli antrenin odalarından esiyor hatıraların esrik rüzgârı.
Acele gitti. Kader miydi? Tercihlerimizin tahta merdivenlerden inerken çıkardığı ayak sesi miydi? Göç telaşı, sökülmüş kaldırımlar, vuslatı ateş çemberi. Velhasıl, kayıp giden eksende sönmüş yıldız kümesiyle dolu siyahi bir gökyüzüydü ömrümüzün tablosu.
Çok sonraları öğrendik ebeveynlerimizin aralarındaki husumeti. Aynı atardamara bağlanmak isteyen iki yürek. İstemediği yüreği seçmek zorunda bırakılan üçüncü bir yürek. Bundan ibaretti öykünün bütünü. Meğerse o öykünün karakterleri, yarına ait başka masalların paydos butonuna senelerce önceden basıp geçmişlerdi.
Tamamlanmamış dizelerini yarım bıraktıkları vuslatımızla kapatmak istiyorlardı. Mazinin karanlığını üstümüze devirerek grimsi bir not tutuşturuyorlardı elimize. “İntikam eskir ama yaşlanmaz.” Üç noktaya teslim ediyorlardı ömrümüzü. Acı, ayaz, gözyaşı…
Gecemi ışıklandıran kızın babasıyla, babam aynı kadına yüreklerini çözmüşlerdi. Lal bir sesle bağırıp çağıran annem, gönlüne sığan adama değil de kalbine zorla sığdırılan babama yâr edilmişti. Nasıl bir tesadüftü bu böyle? Nasıl bir alın yazısı? Doruk’la benim ortak suçumuz çemberi oluşturan noktaların yıllar sonra dünyaya getirdikleri daireler oluşumuzdu. Ben, annemin sevip de murat alamadığı adamın oğluna, Doruk ise babasının sevip de kavuşamadığı kadının kızına âşık olmuştu.
Kolay bir yolu yoktu kördüğümü çözmenin. Düşmanlıkları vahim. Giyindikleri öfkeyi soyunmalarına yetmiyordu evlat sevgisi. Feryadımızdan kuru taşlar ufalanıyor da vicdanları yumuşamıyordu akranlarımızın. Okkalı bir kalemle masalımızı karalayıp duruyorlardı.
Yarımdım. Yarım bırakılmıştım. Eksile eksile bir avuç kaldım. Köşeli bir oyukta dolaştım günlerce. Geleceğe dair bir bahşiş bırakmış olsaydı bekleyecektim. Ailesini incitemeyeceği bir istasyonda, ellerini bırakmıştı bilmecemizin. Vedaların merhameti yoktu. Hiç kimse olarak kalakalmıştım boşluğun girdabında. Sırtımı dayadığım duvar, bir avuç toprak doldurmuştu kalbimin ceplerine.
Evlendi mi? Bir kızı var mı ya da bir oğlu? Nefes alabiliyor mu hâlâ yaşam bahçesinde? Bir kızım ya da oğlum yok benim. Evlenmedim. Anladım ki aşk ile ben farklı memleketlerdeniz. Sevda yabancı bana, vuslat ise gurbet. Ahşap koltuğum, bir bardak acımış çayım. Bilmediğim dillerde yosun tuttu benliğim. Kapısında bekleyişi oldum ölümün.
Sancı desem gerçekçi bir betimleme olmaz. Dünden kalan ince bir sızı düşüyor bazen göğsümün üzerine. Geçmişin poyrazı vuruyor sırtımın ortasına. Kulağımda bağırıp çağıran sesler... Eski bir kenti ağırlıyor seğiren göz kapaklarım. Koş desem, duruyor hayat; dur desem, kum saati hızında...
Akşamdan sabaha anılar dolaşıyor uçurum sınırlarında. Pilli radyomun eşliğinde türküler dinlerken tozlu kitaplık raflarına yolculuk arzusu belirdi içimde. Eski bir kitap uzun soluklu bir elem bıraktı avuç içlerime. Sayfaları mesken tutan karanfil, naftalinlenip kaldırılan fersude bir bohça serdi gözlerimin önüne.
Epeydir kendimden söküp almıştım eğreti hatıraları. Tetikte beklemiyordum demiryollarını. Elektrik faturası, mutfak masrafları, kış için tarhana hazırlığı… Dünya telaşı. Oyalanıyordum işte. Kuru bir karanfil yeniden biledi gönlümdeki bıçağı. Terminalde unutulan köhne bir bavul, yorgun bedenime doğru yürümeye başladı. Anılara takıldı ayağım. Düşmedim lakin fena sendeledim örümcek ağlarının arasında.
Hayatın benim için yazdığı piyeste rolümü oynarken sana rastlayabileceğimi hesaba katmamıştım. Ummuyordum, dünlerden bir gün üzere yolculuk yapacağımı. İki kapak arası, hüznün çeşitli halleriyle beliriverdin karşımda. Siyah beyaz fotoğraf, pelüş anahtarlık ya da tek taş bir yüzük yok kaldırılmış duraklarımda. Doruk’tan Duru’ya kalan tek emare bir gün batımında almış olduğu karanfil çiçeği.
Issızlığa yuvarlanan bedenimin karartısı düşmüştü kuru karanfil yapraklarının üzerine.
GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT
