BİR GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT ÖYKÜSÜ: "BATUR"

BATUR

Çarp, topla, çıkar, böl. Ölüm, bizzat ölüm eder. Takvim yaprakları düşünce etkisiz eleman oluyor yaşamak.

Geceler mi daha ıssız, yoksa sabahlar mı dallarının gölgesinde? Ululuğunla çoğalan ince uzun bir çoğulluk yalnızlığım. Sıyrıldım kendimden. Heybetinle taçlandırdım yoksunluğumu. Seninle şerefleniyor vurdumduymaz düşlerim. Bu yüzden kırgın değilim kimsesizliğime.

Senin köklerinde söndürdüm içimde ayaklanan yangınlarımı. Yorulmak bilmedi, ahbaplık edip durdu sesin ıslıklarıma. Yanı başında çay içtim cebimdeki son paramla. Yarım ağız sohbet ettim, göçmen kuşlarla. Siluetin demirden asa oldu, yürüdüğüm yollarda. Gövdende toz tuttu çığlıklarım usulca, protokolsüzce.

Uzak yanım, yakın kalbim. Kendini bilmez bulutlar dolaşıp durdu tepemizde. Ay yoktu, yıldız yoktu kimi gecelerde. Kara bir tahtaydı sanki gökyüzü başımızın üstünde. Kalabalığı tattım içime, yansıyan ılgımında. Köhne bir tütün tabakası refakatinde, binlerce sigara yaktım gözümde büyüttüğüm eski sevdalarıma.

Sıkıldım sana koştum, hüzünlendim sana. Sen toprağa kök salarken yağan yağmuru sevdim gizlice. Usanmadan pansuman yaptı yaprakların yarama. Ben suskunluğu nüfusuma geçirirken türküler söyledin hışıltılarınla. Akrep yelkovanı kurşunlarken kafa tuttun akrebin acımasızlığına.

Gürlemeye başlayınca içimdeki karayel durulmayı öğrettin sabrın kıyısında. Dağılınca üstüme burungunun külleri, pervane olup savurdun saçıntıları ihtişamınla. Söyleyemediğim ve de sökemediğim ıstıraplarım kalkınca şaha, kırmızı güller açtırdın avuçlarımda.

Yağan karı dağlar bilmedi. Sen bildin, ben bildim. Mahşeri, beşer yaşamadı. Sen yaşadın, ben yaşadım. Anlaşılmadığımı anladığım gün, ağaççaya çevirdim sancılarımın bütününü. Sen işittin sadece; sen hissettin sızılarımı. Söküp aldılar bağrımdan güneşi, ayı. Didarınla yeniden doğdurdun hem kameri, hem şemsi.

Her şeyin siyah olduğu aynalarda gökkuşağını yansıttık birbirimize suretimizle. Dolaşırken zifiri karanlık kuyularda, kristaller gibi ışıdık, ışıttık birbirimizi. Sırdaş olduk. Derttaş olduk. Dökerken yapraklarını, beraber azaldık hazan mevsiminde. Birlikte çoğaldık ilkyazda, dal budak yeniden yeşerince. Şah damarlarımıza büründük, mütemadiyen, karşılıklı.

Senin kentine bölünmüş rüyalar sürükledi beni. Acılar sere serpe dillimin ucuna kilitlendi. Kilitli kapılar ardından tereddütsüz sen duydun iç sesimi. Ustaca sakladın hüzünlerini. Her defasında şen yüzünle karşıladın sıladaki kalbimi. Sürgünün içinde, sürgünde biri olmaktan kurtardın. Kollarınla sarmalayıp gövdenin içine zerk ettin beni.

Gün oldu sisli tepelere büründü başım. Dağıttın başımdaki sisi, dumanı. An geldi akarsu misali çağladı göğsüm. Bardak bardak, kova kova boşalttın sinemdeki taşkınlığı. Delik deşikti ömür urbam, cepkenim. Yamadın esvabımı, kıyafetlerimi. Sağ olmak kudretli olmak değildir her zaman. Güçsüz düştüğümde düştüğüm yerden sen tutup kaldırdın beni.

Devasa yalnızlığımın fersude sayfalarını çevirirken defterime anılar eklememe neden oldun dostluğunla. Çığlıklarımla sardığım ikindi sonralarını, geceye varmadan şafağa ulaştırdın kudretinle. Ağladığımda yaprak döktün. Güldüğümde filizlendin. Gövdende uyudum. Köklerinde uyandım. Annem gibi sevdin, babam kadar esirgedin. Batur koydum adını. Kahraman, yiğit, savaşçı… Ölümsüz kahramanıydın sen Aras’ın.

Menzilin farklıydı insanlardan. Hiçbir randevuna geç kalmadın mesela. Sırtımdan vurmaya yekinmedin, seni arkama almam gerektiğinde. Kalbinle dilinin lisanı birdi. Biri ak derken kara demedi diğeri ayarsızca. Kürkle, kaftanla değil, tam takır kuru bakır bastın beni bağrına. Kalem bile kâğıda kusarken gizlediği gizleri sen çelikten zırh kuşandın Aras’ın sırlarına.

Huzursuzum. Birkaç gündür şapkalı adamlar gelip gidiyor huzurumuza. Duydum. Yola katacaklarmış yer yurt bildiğimiz meskeni. Acımasız bir baltayla gövdeni kökünden ayıracak, sonrada asfalt, mozaik ne varsa dökeceklermiş üstüne anavatanımızın. Batur ölürse Aras yaşayabilir mi?

Sırtımda Araf’ın taşları. Dolaştım durdum; vali, muhtar belediye başkanı. Kalbimi büsbütün söküp koydum önlerine. Yalvardım, olmadı. Yakardım duyulmadı. Tarih atmışlar evrak diye önüme koydukları resmi bir belgeye. Yarın sabah infaz edeceklermiş benim kadim dostumu.

“Doluya koydum almadı. Boşa koydum dolmadı.” Gece boyunca, ölüme beş kala bir kelebeğin kanatlarında dolaştım semayı. Yarım kalan öykümüzü tamamlayıp çekmeceme yerleştirdim. Kararım karardı. Güneş sökmeden hayata paydos zilimi çalacaktım. Aras’ın paydos zili Batur’unkinden önce çalmalıydı. Kızıp, öfkelenecek, hüzünlenecektin önceleri. Baltayı gövdene dayadıklarında, yaslandığı dağın yıkılışını görmeye dayanmayacağını anlayacaktın ahbabının.

Plan tamamdı. Saat beş gibi yola koyulsam şafak sökmeden gönüldaşıma ulaşacaktım. Hızlıca yürümeye başlamıştım. Yaşam poyrazı bedenimi uçururcasına üzerime esiyordu. Son sürat susmaya doğru gidiyordum. Kısa bir süre sonra gözkapaklarım kepenklerini kapatacaktı. Enseme yapışan göçebe bir dirim, soluk alıp verişlerimi düzensizleştiriyordu.

Çok zaman geçmeden varmıştım. Kötürüm bir kaya taşı duruyordu omuzlarında. Gücüm yetmiyordu dostumun omuzlarındaki kaya taşını kaldırmaya. Gövdesinin en kalın bölümüne tırmandım usulca. Cebimden çıkardığım urganı sıkıca doladım dallarından birine. Bilirdim vicdan azabı duymazdı ölüm. Avucumda sımsıkı tutuğum bir notla yavaşça boşluğa bıraktım bedenimi. “Beni anılarımın bittiği yere gömün.”

Çarp, topla, çıkar, böl. Ölüm bizzat ölüm eder. Düşünce takvim yaprağı, etkisiz eleman oluyor yaşamak.

GÜLÇİN YAĞMUR AKBULUT