HALİDE HALİD YAZDI : "AŞK DEDİĞİN VAR YA…"

AŞK DEDİĞİN VAR YA... / Halide HALİD

Aşk üzerine düşündüğüm ve yaşadığım deneyimlerden süzülen bu yazı, duyguların ve sessiz duruşların izinde bir denemedir.

Aşk dediğin var ya, çoğu zaman söylenenle değil, söylenemeyenle ölçülür.

Herkes adını bilir ama az insan yükünü taşımaya cesaret eder. Çünkü aşk, sadece sevmek değildir, insanın kendisiyle yüzleştiği, eksiklerini gördüğü, bazen de sustuğu bir hâlidir. Mutluluk vaat eden masallardan çok, sabır isteyen bir gerçekliktir.

Aşk dediğin var ya, her zaman iki kalp arasında doğmaz.
Bazen bir davaya bağlanır, bazen bir toprağa, bazen de hiç gerçekleşmeyecek bir hayale. Bu yüzden aşk, yalnızca kavuşmakla tanımlanamaz. Vazgeçmemek, beklemek, hatta gerektiğinde geri çekilmek de aşkın dilidir.

Herkes “seviyorum” diyebilir, ama herkes suskunluğun ağırlığını taşıyamaz.

Toplum bize aşkı çoğu zaman göstererek yaşamayı öğretti. Oysa en derin aşklar, gizli saklı kalanlardır. Söylenmeyen cümlelerde, tutulmayan ellerde, yarım kalan vedalarda yaşar. Belki de bu yüzden aşk, insanı hem büyüten hem de yaralayan nadir duygulardan biridir.

Ve insan sormadan edemez:
Aşk, sahip olmak mıdır, yoksa kaybetmeyi göze alabilmek mi?
Biz gerçekten birini mi seviyoruz, yoksa onun bizde bıraktığı izlenimi mi?

Aşk dediğin var ya, çoğu zaman fedakârlıkla sınanır.
Ama bu fedakârlık, anlatıldığı kadar romantik değildir. Kimse vazgeçmenin, geri durmanın, susmanın ne kadar ağır bir bedel olduğunu alkışlamaz.

Aşk bazen kendini geri çekmektir, sevdiğini incitmemek için susmak, onu kaybetmemek için eksilmeyi göze almaktır. İşte tam da burada aşk, bir duygu olmaktan çıkar, bir duruşa, bir yaşam tercihine dönüşür.

Sessizlik ise aşkın en ağır dilidir.
Herkes konuşabilir, herkes itiraf edebilir. Ama herkes susamaz.

Susmak her zaman korkaklık değildir. Söylenen bir cümle her şeyi kurtarabilir, ama söylenmeyen bir cümle, bir ömrü omuzlara yükleyebilir.

Aşk, bu yükü taşımayı kabul edenlerin hikâyesidir.

Toplum, aşkı sahip olmakla karıştırır.
Oysa gerçek aşk, sahiplenmekten çok emanetin kıymetini bilmektir.

“Benim” demekten önce “incitmem” diyebilmektir. Bu yüzden bazı aşklar mutlu sonla bitmez, ama yine de eksik sayılmaz. Çünkü her kavuşma aşk değildir, her vazgeçiş de kayıp sayılmaz.

Belki de en zor soru şudur:
Aşk bizi güçlü mü kılar, yoksa en zayıf hâlimizi mi açığa çıkarır?
Ve biz sevmeyi mi seçiyoruz, yoksa sevilmenin bedelinden mi kaçıyoruz?

Belki de aşk, insana verilmiş bir cevap değil, ömür boyu sorulan bir sorudur. Ne zaman “anladım” dense, başka bir yüzünü gösterir. Çünkü aşk, tamamlanmak için yok, insanı eksiltip yeniden yaratmak için vardır. Bu yüzden aşk kesinlik sevmez, tanım kabul etmez. Tanımlandığı anda daralır, sıradan bir şeye dönüşür.

İnsan aklı netlik ister, kalp ise belirsizliği.
Aşk dediğin, bu ikisi arasındaki en kadim çatışmadır.

Akıl güvenli olanı seçerken, aşk risk alır. Akıl hesaplar, aşk kendini ortaya koyar. Belki de bu yüzden aşk, insanın en özgür olduğu yerde en savunmasız hâlidir.

Filozoflar aşkı anlamaya çalıştılar, ama aşk, anlaşılmaktan çok yaşanmak ister. Çünkü bazı hakikatler açıklanınca değil, katlanılınca derinleşir. Aşk da bunlardan biridir. Katlanmak, acıya değil, belirsizliğe katlanmaktır. Yarın ne olacağını bilmeden sevmektir.

Ve geriye tek bir ihtimal kalır:
Aşk, sahip olmakla ilgili değildir.
Aşk, insanın kendinden vazgeçmeden kendini aşabilme cesaretidir.

Aşk dediğin, çoğu zaman anlatıldığı gibi bir coşku değil, sessiz bir duruştur, ruhun kendine gösterdiği sadık bir tavırdır.

İnsanı aceleden alıkoyan, düşünmeye zorlayan bir durak… Sevmek bazen ilerlemek değil, olduğun yerde kalabilmektir. Kaçmak mümkünken kaçmamayı seçmektir… İşte aşkın sessiz ağırlığı tam da buradadır.

Aşk dediğin var ya, bu yüzden bir güven alanı kurmaz, aksine, var olan güveni sarsar.

İnsan sevdiğinde, alıştığı dayanakların bir kısmını kaybeder. Kontrol duygusu zayıflar, kesinlik dağılır. Buna rağmen kalmak, hâlâ seçebilmektir. Belki de aşk, insanın kendine söylediği en zor “evet”tir.

Aşk ile hakikat arasındaki bağ, insanın kendine kurduğu yalanları bozduğu yerde başlar. Çünkü aşk, süslenmiş bir duygu değil, aksine, insanın kendini kandırma biçimlerini tek tek söken bir güçtür. Sevmek, çoğu zaman “iyi” hissetmek değil, doğru olanla yüzleşmektir.

Aşkın bittiği yer çoğu zaman sevginin değil, cesaretin tükendiği yerdir.

Aşk dediyin var ya, insanı mutlu etmek için değil, gerçeğe yaklaştırmak için vardır.

Bu yüzden aşk mutluluk vaadiyle ölçülemez. Onu değerli kılan şey, huzur vermesi değil, insanı kendine karşı savunmasız bırakmasıdır.

Seven insan, kendini aklama ihtiyacını kaybeder. Bahaneler zayıflar, gerekçeler susar. İnsan en çok da kendine anlattığı hikâyelerle yüzleşir.

Çünkü aşk, insanı koruyan bir sığınak değildir.
Aksine, insanın saklandığı yerleri görünür kılar. Alışkanlıkla taşınan yalanlar, iyi niyetle süslenen kaçışlar, konforlu kabuller… Hepsi aşkın içinde anlamını yitirir. Geriye yalnızca insanın kendisi kalır -olduğu hâliyle, eksiksiz ve savunmasız.

Ve tam da bu yüzden:
Aşk insanın kendine kurduğu en incelikli yalanların hükmünü kaybettiği bir açıklıktır.

Ve kim bilir…
Belki de aşkın en derin sırrı sessizlikte saklıdır.

Belki de aşk dediğin sustuğunda başlar.